Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 339 oyla kabul edilen Anayasa değişikliği, hiçbir biçimde ülkemizin gündemiyle bağdaşmamaktadır. Bu değişiklik ülkenin, bugünkü ve gelecekteki ihtiyaçlarına karşılık vermemektedir. Yapılmakta olan, Anayasa değişikliğinin ötesinde bir rejim değişikliğidir ve bunun Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgasına kadar uzanacak bir sürecin başlangıç adımı olduğu endişesi toplumda giderek yaygınlaşmaktadır.

Kuşkusuz ülkemizin var olandan daha demokratik, daha çağdaş bir anayasaya ihtiyacı vardır. Toplumun, bu yönde gerçekleşecek değişikliklere gönülden destek verdiği zaten bilinmektedir. Bugüne dek, 12 Eylül darbe anayasasını değiştirme, dönüştürme adına yapılan her olumlu girişim toplumun her katmanından, farklı çevrelerinden destek ve onay görmüştür.

Bunun yegane istisnası yine yangından mal kaçırırcasına kotarılıp, büyük bir toplumsal gerilim altında referanduma sunulan 2010 Anayasa değişikliğidir. Darbe anayasasını değiştiriyoruz sloganıyla meşrulaştırılan bu girişimin sonuçta dönüp dolaşıp yeni bir darbenin koşullarını hazırladığını hepimiz 15 Temmuz deneyimi ile birebir yaşadık.

Toplumun daha demokratik bir anayasaya kavuşma arzusu; demokrasiyi iğdiş edecek, sorumsuz ve denetimsiz yönetimi sağlayacak hatta saltanat arzularını tatmin edecek yeni bir düzeni inşa etmek için kaldıraç olarak kullanılamaz. Bu ne ahlaken ne de siyaseten savunulabilir bir tutum değildir. Asla kabul edilemez.

Kabul edilen anayasa değişikliği paketinin hiçbir maddesi, mevcut anayasayı olumlu yönde dönüştürecek içeriğe ve niteliğe sahip değildir. Tersine önerilen ve yasalaşan her madde ülkemizi kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı hatta TBMM’nin tümüyle işlevsiz kılındığı otoriter, baskıcı, karanlık bir geleceğe daha da yakınlaştırmaktadır.

İçeriğini bir yana bıraksak bile yeni anayasanın gündeme getirilişi ve yasalaşma süreci sorunlarla doludur.

Anayasalar en güçlü toplumsal sözleşmelerdir. Dolayısıyla burada yapılacak her değişikliğin önce toplumun bütün kesimlerince doğru biçimde kavranması esastır. Kavranması da yetmez, kısa ve uzun vadede yaratacağı sonuçların bütün yönleriyle tartışılması gerekir. Böylece toplum, olup bitecekler konusunda gerçek bilgilere sahip olacaktır.

Kabul etmek gerekir ki, şu anda içinden geçmekte olduğumuz pratiğin bununla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Toplum bir yana yasama meclisi üyelerinin dahi bu türden kavrama-tartışma sürecini yaşamadığına hep birlikte tanık olmaktayız. Anayasa değişikliği bu yanıyla daha  baştan sakatlanmıştır. Toplumun karar alma yetkisine sahip milletvekillerinin bilgisiz, etkisiz ve insiyatifsiz kılındığı bir yasama sürecinin meşruiyeti bundan böyle her zaman tartışma konusu olacaktır.

Toplumun ihtiyaçlarına hizmet etmeyen, ülkemizin bugün içinde bulunduğu olağanüstü zor koşullar altında toplumsal yarılmayı hiç de istenmeyecek biçimde daha da derinleştiren, keskinleştiren bu girişimin durdurulması, tarihsel bir sorumluluktur.

Hiçbir politik beklentinin, kişisel veya grupsal çıkarın bunun önüne geçmesi düşünülemez. Büyük Millet Meclisi, kendi tarihsel konumuna, cumhuriyet kurucusu misyonuna sadık kalmamıştır. Bu karanlık günlerin de üstesinden geleceğimize inanıyoruz.

SAVUNMA HAREKETİ