Taşeronluk ve çalışanları (işçiler, işçi olmayan personel) yıllardır gündemi işgal ediyor. Bu sorunun bir yönünde çalışanlar, bir yönünde özel firmalar,  bir yönünde devlet ve kurumları, bir yönünde yargı bir yönünde de siyasi iktidar duruyor.

Taşeron firmalarla iş görmede, hizmeti alan, hizmet işini ihaleye çıkaran, koşullarını ve ihale bedelini belirleyen devlet ve kamu kurumuna (bakanlık, kamu kuruluşu, üniversite, belediye vs.) asıl işveren (üst işveren), hizmeti ihale ile üstlenen şirkete alt işveren (taşeron),  çalışanlara da işçi (personel) denilmektedir.

Taşeronculuğun öne çıkması, çalışma yaşamının sorunu haline gelmesi, sağcı, dinci siyasi iktidarların izlediği liberal, özelleştirmeci politikalarının bir sonucudur. Bu, ANAP iktidarıyla (Özal) başlamış, DYP iktidarıyla (Demirel) sürmüş, AKP iktidarıyla (Gül, Erdoğan) yaygınlaşarak büyük bir soruna dönüşmüştür.

Genel olarak taşeron işleri, temizlik, sağlık, güvenlik, eğitim, orman, yol, inşaat alanlarında görülmekte; hizmet alımı yapanlar bakanlıklar, kamu kurumları, üniversite, hastane ve belediyeler olmaktadır. Bu kurumların, devlet ve kamu hizmetlerini taşeron firmalar ya da kendi kurdukları şirketler eliyle yaptırması, hem ucuz, güvencesiz, örgütsüz emeğin yaygınlaşmasına hem de çalışanın inanç güdüsü veya iş bulmanın yarattığı minnet duygusuyla karışık bilinç kaybına uğramasına, emeğin mücadelesine duyarsızlaşmasına, devlet ve kamu kurumlarında siyasi iktidarın, belediyelerde belediyeyi elinde bulunduran partilerin oy deposu olmasına yol açmıştır.

Geçiminden başka bir şey düşünemeyen insanlardan, haklarını, borçlarını, sorumluluklarını bilen özgür yurttaş tavrı beklemek biraz hayaldir; ancak emeğin ekonomik, sosyal, siyasal kurtuluşu ve iktidarı için özel çaba gösterilmezse, çalışanlar arasında zaten var olan ve siyasi iktidar eliyle yaygınlaştırılan dinci, ırkçı, gerici eğilimlerin yeşermesine, kök salmasına engel olunamaz.

Sağcı iktidarlar, çalışanı ücret ve sosyal haklarıyla yetersiz, sendikal örgütlülüğü ile güçsüz bir konuma getirmek için elinden geleni yapar, iş ve kamu ihale yasalarında yaptıkları değişiklik ve yeni düzenlemelerle, özel firmalar eliyle kamusal iş gördürmeyi esas alır. Başlangıçta işlerin, kurdukları ya da kurdurdukları özel şirketlerde toplanmasını sağlarlar, bu şirketlerin ekonomik olarak büyüyüp yükünü tutmasından sonra işlerin çok sayıda küçük şirkete verilmesi yolunu açarlar,  taşeronla iş görmeyi yaygınlaştırırlar.

Bu uygulamayla çalışanlar, şirketler, kurumlar yargı önünde sık sık karşı karşıya gelir. Yargı, iş yoğunluğu, kamu kurumlarını koruma duygusuyla hakkaniyete uygun bir çözüm üretemez, işler iyice karışır ve sorun büyür.

İşçiler yönünden sorunu gidermek için siyasi iktidar,  ilk olarak,  işçinin haksız olarak işine son verilmesi, emekli olma, evlenme ya da askere gitme durumlarında alması gereken kıdem tazminatı ödenmesini, ası lişveren kamu kurumuna yükleyerek, çalışan ile altişveren şirketlerin yargı önünde karşı karşıya gelmelerini önler ise de diğer alacaklar yönünden (ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti) sıkıntı sürer.

İkinci bir gelişme, siyasi İktidar toplumsal baskı ve seçimlerin yaklaşması nedeniyle olsa gerek, sorunu kökten çözüyormuş gibi bir görüntü vererek, taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi kararını almasıdır. Bu durum çalışanlar arasında bir sevinç dalgası yaratır, ancak işçiler arasında ayrım yapıldığı, sınav, güvenlik soruşturması, açılan davalardan vazgeçme koşulu öne sürülünce,  bir kısmı işçi kadroya geçirilip bir kısmı geçirilmeyince, huzursuzluk, güvensizlik,  umutsuzluk ve ayrım sürer.

Taşeron uygulamasıyla çalışanlara asgari ücret dayatılmakta, sosyal hakları sınırlandırılmakta, alt işveren değiştikçe işlerini kaybetmeleri riskiyle iş güvencesi yok edilmekte, sendika kurmaları veya sendikaya üye olmaları fiilen imkânsız hale gelmekte ya da iktidar yandaşı sendikalara yönlendirilerek, iş bırakamaz, grev yapamaz, ücretlerini artıramaz, ücret farklarını kolay alamaz duruma düşürülmektedir. Şimdi de işçilerin alacak ve tazminat alabilmeleri için yargıdan önce arabulucuya başvurma zorunlu hale getirilir, güçlü işveren karşısında zayıf konumdaki çalışanın hakkını tam alıp alamayacağı kuşkusu olur, çalışandan fedakârlık istenerek anlaşma yolunun zorlanacağı vurgulanır.

Taşeron firmalar, herkesin sandığının aksine, taşeron işinden çalışandan da daha çok yakınmaktadır. İhale ile işi üstlenmelerine karşın, işçi maliyeti içinde yer alan fazla mesai, yıllık izin ücreti, kıdem ve ihbar tazminatı karşılıkları ihale bedeli içine konulmadığı, karşılıkların ödenmemesi nedeniyle iflasa sürüklendikleri ifade ediliyor.

Gerçekten de durum böyledir, çalışanların bu haklarını ödeyecek güçlerinin olmaması nedeniyle çok sayıda firma iflas etmiştir, iflas istemeyenlerde zorlanıyor, iflasa mahkûm görünüyor. Durumu bir örnekle anlatmak gerekirse, şöyle oluyor: Bir kurumunun (bakanlık, üniversite, belediye gibi asıl işveren) 200 işçinin çalışacağı temizlik işi için ihale açacağını düşünelim. Asıl işveren olan Kamu Kurumu, hem ihale sözleşmesini, şartnameleri, ihaleye çıkacak temizlik işinin tahmini ihale bedelini belirliyor. İhale sözleşmesinin, sözleşmelerin eki şartnamelerin düzenlenmesi, ihale bedelinin saptanması Kamu İhale Kurumu’nun (KİK) yaptığı düzenleme (tüzük, yönetmenlik, genelge) çerçevesinde yapılıyor. İhaleye çıkan işin süresi genellikle bir yıl oluyor.  Bir yıl dolduktan sonra iş yeniden ihaleye çıkarılıyor,  ihaleye işi yürüten şirketin dışında başka şirketlerde katılıyor, ihaleyi kazanan şirket yoluyla iş devam ediyor, taşeron sistemi bu şekilde sürüyor.

İhale bedelinin saptanmasında, bir işçinin aylık maliyeti esas alınıyor. İşçilik maliyeti, işçinin aylık asgari ücretini,  ödenecek sigorta prim ve vergisini, yol ve yemek bedellerini kapsıyor. Bir işçin aylık maliyeti 12 ayla çarpılarak yıllık maliyeti, bu da çalıştırılacak işçi sayıyla (örnekte 200) çarpılarak işçilerin yıllık maliyeti bulunuyor; buna malzeme bedeli ve %3 oranında sözleşme gideri eklenerek işin toplam maliyeti çıkarılıyor. Bu miktar, ihale bedelinin %75’ni oluşturuyor. Bu miktara %25 oranında alt işveren payı (kar payı) eklenerek toplam tahmini ihale bedeli bulunuyor.

İhaleye katılanlar firmalar, gider maliyeti (%75) sabit olduğundan kar payı (%25) üzerinden indirim teklifinde bulunuyor, çoğu kez de %3-5 oranında kar payı ile işi üstlenmek durumunda kalıyor.  Zaten asıl işveren olan kurumlar, yayınladıkları genelgelerle bu oranı azami %7-8’le sınırlıyorlar. Bunu üstündeki teklifleri aşırı bularak ihaleyi, en düşük kar oranı teklifinde bulunan şirketlere veriyorlar.

İşi üstlenen alt işveren şirket (taşeron), genellikle, işçinin ücretini, sigorta ve vergisini, yol ve yemek giderlerini düzenli ödüyor; çünkü Asıl işveren bu ödemelerin yapılıp yapılmadığını denetliyor, eksiklik, yanlışlık görürse ihaleyi iptal ediyor.

Alt işveren (taşeron) açısından sorun, ihale süresinin bitmesi, işçinin işini kaybetmesi ya da emekli olması, evlenmesi, askere gitmesi durumunda ortaya çıkıyor,  işçi maliyeti içinde yer alan ancak ihale bedeli içine dâhil edilmeyen kıdem, ihbar tazminatı, yıllık izin, fazla mesai ücretlerinin ödenmesi ile yüz yüze kalıyor.  %7-8’lik kar oranıyla bu miktarları karşılama olanağı olmadığından iflasa sürükleniyor.

Bunla da yetinilmiyor, yargı, taşeron uygulamasında işçinin sürekli çalıştığını vurgulayarak, alt işverenlerin her ihaleyi kazanışında “işyeri devri” olduğunu belirterek, işçinin kıdem, yıllık izin, fazla mesai alacaklarından sorumlu tutarak, iş akdi fesih edilmiş, ihaleyi kazanamayarak işi sonlanmış ve yeni alt işveren tarafından işe başlatılmamış ya da örneğin on gün çalışarak emekli olmuş işçinin tüm alacaklarından en son alt işvereni sorumlu tutması, işçiyi korusa da alt işvereni yıkıma uğratmaktadır.

Asıl işverenin yasal olarak “harca” tabi olmaması, işçi tazminat ve alacaklarından dolayı hakkında icra takibi yapılmasına karşın haciz işlemi yapılamaması, icra takiplerinin alt işverene yöneltilmesine neden olmakta, alt işveren işi kaybetmemek için bunları ödemek üzere kredi kullanmak zorunda kalmakta ve bu da bir yıkım olmaktadır.

Ayrıca asıl işveren işçiye ödediği kıdem, ihbar, alacaklarını, “karşılığını ihale bedeline koymasına karşın” rücu davasıyla alt işverenden alınmasını istemekte, yargı, ihale sözleşme ekinde yer alan “işçinin yasalardan doğan hak ve alacaklardan asıl işveren sorumlu olmayacaktır” hükmünden yola çıkarak,  alt işverenden alınmasına karar vermekte ve böylece alt işverenler altından kalkamayacakları mali yükümlülüğün altında kalmakta, dolaysıyla ödeyememektedir.

Asıl işverenler, işçiyi asgari ücretin altında çalıştırmalarına, sendikal örgütlenmelerinin önü kesmelerine karşın, işçi maliyeti içinde yer alan giderleri, ihale bedeli içine koymayarak alt işverene yükleyip haksız kazanç sağlamaktalar, ancak Alt işverenlerin ödeme güçlüğü içine düşmesi ya da iflas etmesiyle boşa harcamada bulunmaktalar, tahsilât yapamamaktadırlar.

Taşeron uygulaması,  işçinin sömürülmesi, alt işverenin iflasa sürüklenmesi, Asıl işverenin son aşamada mali yükü üstlenmek zorunda kalmasıyla, kamu malının yağmalanmasına, halkın mağdur edilmesine yol açmıştır. Bu uygulamadan kimse memnun kalmamış, işçiler, dürüst çalışan alt işverenler, dava yüküyle karşı karşıya kalan idareler (asıl işveren) mağdur olmuş,  iş yüküyle boğulan,  hakka ve hukuka uygun karar üretemeyen yargı çaresiz kalmıştır.

Sosyal hukuk devleti olduğu savlanan bir ülkede, taşeron uygulamasının yeri yoktur. Sorunun çözümü, taşeron uygulamasına son verilerek tüm çalışanların kadroya geçirilmesi, sosyal haklarının tanınıp ödenmesinin sağlanması, grevli toplu sözleşmeli haklarının tanınmasıyla olabilir. Eğer bu öneri kabul edilmiyorsa, o zaman işçi maliyeti içinde yer alan giderlerin ihale bedeli içine konması ya da koşulların oluşmasıyla bu tür giderlerin bizzat Asıl işverence ödenmesi, karşılığı ödenmeyen giderlerden dolayı Alt işverene yönelik rücu davaları açılmaması, açılmış rücu davalarından vazgeçilmesi uygun olur. Yoksa sorun sürer,  çözümsüzlük devam eder, yargının yükü geometrik olarak artar, huzur, güvenlik ve istikrar olmaz.

Bu uygulamayla, işçinin sömürüldüğü, Alt işverenin kullanıldığı ve iflasa sürüklendiği, ekonomik ve sosyal düzenin, iş hayatının bozulduğu kesindir. Bu uygulamanın, özelleştirmeci, özel girişimci, emeğin sömürüsünü görmezden gelen, inatla uygulamayı sürdüren dinci siyasi iktidara bir yararının olmayacağı da açıktır.

Sorunun nihai çözümü, üretici, kamucu olan, üretenin yönettiği emeğin düzeni ve iktidarındadır.  Kapitalist üretim ilişkisiyle, emeğin sömürülmesiyle varılacak yer, emek karşıtı düzen ve partilerin yer aldığı tarihin çöplüğüdür.  Sorunu, ön yargılardan arınarak sağlıklı düşünerek, nesnel çözmek gerekir.

 

19.04.2018
AV. MEHDİ BEKTAŞ