(16.06.2021)

Marmara denizinde ortaya çıkan sorun bir kirlilik sorunu değildir. Özellikle karasal kirlilik yüklerinin 40 yıldır yeterli arıtma yapılmadan bırakılması sonucu ortaya çıkan ekolojik dengenin çökmesi sorunudur.

Müsilaj bu ekolojik dengedeki çöküşün bugün itibariyle bize yansıyan sonucudur. 2007 yılından bu yana kendini göstermiş, ancak yönetimler bu mesajı almayınca daha geniş alanlara yayılmak zorunda kalmıştır.

Su yönetimi üç ayak üzerine oturur; ekonomi, ekoloji ve sosyolojiyi dikkate alarak yapılır. Ancak gerek merkezi gerekse yerel yönetimlerdeki su ve atıksu yönetimi anlayışımız ekoloji-ekonomi dengesini sağlamakta zorlanmış ve çoğu zaman ekolojiden ödün verilmiştir.

Su ve sağlıklı bir çevrede yaşamak bir insan hakkıdır. Ancak bunun uygulamada gerçekleşmesi katılımcı, toplumcu-gerçekçi bir politikaya ihtiyaç gösterir. Bunun aksine popülist su yönetimi yaklaşımı, özellikle yerel yönetimlerde sadece suyu en ucuza tüketiciye ulaştırma anlayışına kilitlenmiş, bunu yaparken su yönetiminin ekolojik sürdürülebilirlik ilkesinden uzaklaşmıştır. Sonuç olarak hem su bedellerinin düşürülmesi hem de sağlıklı bir doğal çevrede yaşanması riske girmiştir.

Ekosistem Yerine Ekonomik Sistemin Korunması Felaket Getirir

Yaklaşık yarım asırdır Marmara konusunda yapılan bilimsel çalışmaları dikkate almayan politika yapıcılar ve karar vericiler, ekosistem yerine ekonomik sistemden yana tavır koymuşlar ve ekolojik sistem dengesinin bozulmasına neden olmuşlardır.

Marmara Denizi’nin çevresinde yaşayan nüfusun ve sanayi üretiminin çok hızlı artması kirlilik yükünün de çeşitlenip artmasına neden olmuştur. Sonunda denizin belirli bölümlerinde çözünmüş oksijen seviyesi kritik eşik değerlerinin altına inmiş ve canlı yaşamın besin zinciri kopmuştur.

Yapılan araştırmaların sonuçları Marmara’da özellikle azot ve fosfor kirlilik yükünün yüzde 60’ının daha çok karasal kirlilik yükü olarak Marmara’nın çevresinden geldiğini, diğerinin ise Karadeniz’den ulaştığını ortaya koymuştur.

Marmara’ya kıyısı olan 5 ilin 21 atıksu arıtma tesisinden çıkan evsel atıkları, yetersiz bir ön arıtmadan geçirilip “derin deniz deşarjı” ile Marmara Denizi’ne bırakılmıştır.

Ergene Projesi’nin Atıksu Kalitesi Yeniden Değerlendirilmelidir

Bir de Ergene Havzası’nın kirlilik yükünü toplayıp derin deniz deşarjı ile Marmara Denizi’ne ulaştıran bir sistem var. 2011’de yayımlanan Ergene Havzası Koruma Planı’nda Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) ileri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi çıkışlarının Derin Deşarj Projesi ile birlikte Marmara’ya aktaracağı yer alıyor. Bu proje bütünüyle devreye alındığında suyun 3. sınıf kaliteli bir sulama suyu olarak Marmara’ya bırakılacağından söz ediliyor.

Tamamına yakını Ergene Havzası’nda yer alan Çerkezköy OSB, Çorlu Deri OSB ve Islah OSB’lerin (Ergene 1, Ergene 2, Velimeşe, Türkgücü, Yalı Karaağaç, Veliköy) atıksularının ileri biyolojik arıtma uygulandıktan sonra derin deşarj boru hattı ile Marmara Denizi’ne verilmesi düşünülmüştür.

Bu sistemin 2020 yılı Kasım ayında sadece doğu kollektörleri devreye alınmıştır Tesis sadece yüzde 2.5 kapasite ile çalışmakta ve günde 10 bin metreküp atıksu deşarj etmektedir. Bu nedenle Ergene Nehri’nin atıksuyunun Marmara kirliliğine olabilecek etkisinin şimdilik kısıtlı olduğunu söyleyebiliriz. Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) tarafından hazırlanan Marmara Denizi Kirlilik Raporu (2013) ve Marmara Denizi Havzası Çevre Master Planı ve Yatırım Stratejisi 2006 raporunda Marmara Havzası’ndan Marmara Denizi’ne deşarj edilecek çeşitli kirlilik yükleri hesap edilmiş ve bunların yıllara göre artışı konusunda da tahminler yapılmıştır. Ayrıca SYGM’nin bir sunumunda Ergene Havzası’ndan Marmara Denizi’ne taşınması öngörülen kirlilik yükünün toplam kirlilik yükü içindeki payı yaklaşık yüzde 2 olarak verilmiştir. Ancak bu tesisler tam kapasite ile çalışıldığında Marmara’ya sürekli 5 m3/s’lik bir debi ile atıksu boşaltımı yapacaktır. Bu debi Marmara’ya boşalan diğer atık debileri dikkate alındığında büyük bir debidir. Bu debinin 2030 yılında 6.74 m3/s’ye çıkması da planlanmıştır. Bazı raporlarda bu debinin Marmara genelindeki kimyasal oksijen ihtiyacı yükünü yüzde 5 oranında arttırabileceği de yer almaktadır. Bu nedenlerle bu atıksuyun kalite ölçümü anlık olarak yapılmalı ve standart dışı bir durumda derhal durdurulmalıdır. Bir diğer deyişle Marmara Denizi’ni Koruma Eylem Planı kapsamında kimyasal bir muhtevaya da sahip olabilecek olan bu atıksuyun yönetimi tekrar değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmede önümüzdeki yıllarda artan debi ile ciddi boyutta kirlilik yükünün de yaşanacağı dikkate alınmalıdır. Suyun Marmara Denizi’ne verilmesi yerine uygun yerlerde tekrar kullanımı da bir alternatif olarak ele alınmalıdır. Ayrıca bu atıksuyun her türlü denetim, kontrol ve deşarj parametreleri şeffaf ve ulaşılabilir olmalıdır.

Yukarıda sayılan atıksulara özellikle İstanbul, Gebze, Bursa, Gemlik gibi bölgelerin sanayi atıkları; endüstriyel tesislerin ve termik santralların sıcaklığı artmış soğutma suyu deşarjları; Susurluk ve Biga nehirleri havzasında aşırı gübre kullanımı sonucunda Marmara’ya taşınan azot ve fosfor yükleri de eklenmiş ve Marmara Denizi’nin dengesi tamamen bozulmuştur. Bu nedenle Marmara Denizi’nin acil eylem planı kapsamında hemen “Oksijen Çadırı”na alınması gerekmiştir.

Tedavi Düzgün ve Sürekli Yapılmazsa Marmara’yı Kaybederiz

Yapılan çalışmalar Marmara Denizi’ne havzadan gelen karasal kirlilik yükünün yaklaşık yüzde 70’inin evsel, yüzde 28’inin derelerden gelen yayılı yük, yüzde 2’sinin de sanayi kirlilik yükü olduğunu ortaya koymuştur. Marmara Denizi’ne günde yaklaşık 6.9 milyon metreküp atıksu deşarjı yapılmaktadır. Bunun yüzde 54’ü sadece fiziksel arıtmayı içeren ön arıtma proseslerinden geçirilmektedir. Bu suyun yüzde 42’si ileri arıtmaya, sadece yüzde 5’i biyolojik arıtmaya tabi tutulmaktadır. Denizdeki kentsel kirlilik yükünün önemli bir bölümü buradan gelmektedir.

Mevcut durumun yanısıra havzada artan nüfus, artan sanayi tesisi sayısı ve su yönetiminin mevcut sorunları, alınacak tedbirlerin etkin ve sürekli uygulanabilmesini zorlayabilecektir. İşin en önemli kısmı da yeni yatrımlar için uygun bir finasman modeli bulabilmektir. Örneğin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bir çalışmasında Kuzey Marmara kıyılarına kurulacak yeni Katı Atık Arıtma Tesisleri için 20 milyon Euro, güney kıyılarındaki mevcut katı atık arıtma tesislerinin iyileştirilmesi için de 20 milyon Euro olmak üzere toplam 40 milyon Euro’luk yatırım yapılması gerektiği yer almaktadır.

Marmara Denizi’ni Koruma Eylem Planı’nda konulan hedefler ekonomi, ekoloji ve sosyal alanlarda sürdürülebilir bir dengeye ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca Marmara Denizi’nin ekosistem dengesine tekrar kavuşması; önlemlerin alınması kadar sürdürülebilir olmasını da gerekli kılmaktadır. Bu nedenle bu koruma çalışmalarının Marmara Denizi Havzası ölçeğinde ve katılımcı bir anlayış ile yapılması gereklidir. Ayrıca Marmara Denizi ekosistemi çok ağır yara almıştır. Bu nedenle ekosistem tabanlı uygulama ve önlemlere ihtiyaç duymaktadır. Ekosistem yaklaşımlı yönetim, ekosistem içindeki tüm bileşenleri (insan ve aktiviteleri dahil) birbirleri ile olan ilişkileri ile ele alır. Koruma ve sürdürülebilir kullanım prensiplerine göre hareket eder. Bu da ancak havza ölçeğinde bir su yönetimi anlayışı ile gerçekleştirilebilir.

Özetle Marmara Denizi’nin çok yönlü ve uzun süreli bir tedavi sürecine ihtiyacı bulunmaktadır. Bu tedavinin plan ve uygulama olarak yanlış ve eksik yapılması Marmara Denizi’nin tamamen elden çıkmasına neden olabilecektir.

Marmara denizinde ortaya çıkan sorun bir kirlilik sorunu değildir. Özellikle karasal kirlilik yüklerinin 40 yıldır yeterli arıtma yapılmadan bırakılması sonucu ortaya çıkan ekolojik dengenin çökmesi sorunudur.

Müsilaj bu ekolojik dengedeki çöküşün bugün itibariyle bize yansıyan sonucudur. 2007 yılından bu yana kendini göstermiş, ancak yönetimler bu mesajı almayınca daha geniş alanlara yayılmak zorunda kalmıştır.

Su yönetimi üç ayak üzerine oturur; ekonomi, ekoloji ve sosyolojiyi dikkate alarak yapılır. Ancak gerek merkezi gerekse yerel yönetimlerdeki su ve atıksu yönetimi anlayışımız ekoloji-ekonomi dengesini sağlamakta zorlanmış ve çoğu zaman ekolojiden ödün verilmiştir.

Su ve sağlıklı bir çevrede yaşamak bir insan hakkıdır. Ancak bunun uygulamada gerçekleşmesi katılımcı, toplumcu-gerçekçi bir politikaya ihtiyaç gösterir. Bunun aksine popülist su yönetimi yaklaşımı, özellikle yerel yönetimlerde sadece suyu en ucuza tüketiciye ulaştırma anlayışına kilitlenmiş, bunu yaparken su yönetiminin ekolojik sürdürülebilirlik ilkesinden uzaklaşmıştır. Sonuç olarak hem su bedellerinin düşürülmesi hem de sağlıklı bir doğal çevrede yaşanması riske girmiştir.

Ekosistem Yerine Ekonomik Sistemin Korunması Felaket Getirir

Yaklaşık yarım asırdır Marmara konusunda yapılan bilimsel çalışmaları dikkate almayan politika yapıcılar ve karar vericiler, ekosistem yerine ekonomik sistemden yana tavır koymuşlar ve ekolojik sistem dengesinin bozulmasına neden olmuşlardır.

Marmara Denizi’nin çevresinde yaşayan nüfusun ve sanayi üretiminin çok hızlı artması kirlilik yükünün de çeşitlenip artmasına neden olmuştur. Sonunda denizin belirli bölümlerinde çözünmüş oksijen seviyesi kritik eşik değerlerinin altına inmiş ve canlı yaşamın besin zinciri kopmuştur.

Yapılan araştırmaların sonuçları Marmara’da özellikle azot ve fosfor kirlilik yükünün yüzde 60’ının daha çok karasal kirlilik yükü olarak Marmara’nın çevresinden geldiğini, diğerinin ise Karadeniz’den ulaştığını ortaya koymuştur.

Marmara’ya kıyısı olan 5 ilin 21 atıksu arıtma tesisinden çıkan evsel atıkları, yetersiz bir ön arıtmadan geçirilip “derin deniz deşarjı” ile Marmara Denizi’ne bırakılmıştır.

Ergene Projesi’nin Atıksu Kalitesi Yeniden Değerlendirilmelidir

Bir de Ergene Havzası’nın kirlilik yükünü toplayıp derin deniz deşarjı ile Marmara Denizi’ne ulaştıran bir sistem var. 2011’de yayımlanan Ergene Havzası Koruma Planı’nda Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) ileri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi çıkışlarının Derin Deşarj Projesi ile birlikte Marmara’ya aktaracağı yer alıyor. Bu proje bütünüyle devreye alındığında suyun 3. sınıf kaliteli bir sulama suyu olarak Marmara’ya bırakılacağından söz ediliyor.

Tamamına yakını Ergene Havzası’nda yer alan Çerkezköy OSB, Çorlu Deri OSB ve Islah OSB’lerin (Ergene 1, Ergene 2, Velimeşe, Türkgücü, Yalı Karaağaç, Veliköy) atıksularının ileri biyolojik arıtma uygulandıktan sonra derin deşarj boru hattı ile Marmara Denizi’ne verilmesi düşünülmüştür.

Bu sistemin 2020 yılı Kasım ayında sadece doğu kollektörleri devreye alınmıştır Tesis sadece yüzde 2.5 kapasite ile çalışmakta ve günde 10 bin metreküp atıksu deşarj etmektedir. Bu nedenle Ergene Nehri’nin atıksuyunun Marmara kirliliğine olabilecek etkisinin şimdilik kısıtlı olduğunu söyleyebiliriz. Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) tarafından hazırlanan Marmara Denizi Kirlilik Raporu (2013) ve Marmara Denizi Havzası Çevre Master Planı ve Yatırım Stratejisi 2006 raporunda Marmara Havzası’ndan Marmara Denizi’ne deşarj edilecek çeşitli kirlilik yükleri hesap edilmiş ve bunların yıllara göre artışı konusunda da tahminler yapılmıştır. Ayrıca SYGM’nin bir sunumunda Ergene Havzası’ndan Marmara Denizi’ne taşınması öngörülen kirlilik yükünün toplam kirlilik yükü içindeki payı yaklaşık yüzde 2 olarak verilmiştir. Ancak bu tesisler tam kapasite ile çalışıldığında Marmara’ya sürekli 5 m3/s’lik bir debi ile atıksu boşaltımı yapacaktır. Bu debi Marmara’ya boşalan diğer atık debileri dikkate alındığında büyük bir debidir. Bu debinin 2030 yılında 6.74 m3/s’ye çıkması da planlanmıştır. Bazı raporlarda bu debinin Marmara genelindeki kimyasal oksijen ihtiyacı yükünü yüzde 5 oranında arttırabileceği de yer almaktadır. Bu nedenlerle bu atıksuyun kalite ölçümü anlık olarak yapılmalı ve standart dışı bir durumda derhal durdurulmalıdır. Bir diğer deyişle Marmara Denizi’ni Koruma Eylem Planı kapsamında kimyasal bir muhtevaya da sahip olabilecek olan bu atıksuyun yönetimi tekrar değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmede önümüzdeki yıllarda artan debi ile ciddi boyutta kirlilik yükünün de yaşanacağı dikkate alınmalıdır. Suyun Marmara Denizi’ne verilmesi yerine uygun yerlerde tekrar kullanımı da bir alternatif olarak ele alınmalıdır. Ayrıca bu atıksuyun her türlü denetim, kontrol ve deşarj parametreleri şeffaf ve ulaşılabilir olmalıdır.

Yukarıda sayılan atıksulara özellikle İstanbul, Gebze, Bursa, Gemlik gibi bölgelerin sanayi atıkları; endüstriyel tesislerin ve termik santralların sıcaklığı artmış soğutma suyu deşarjları; Susurluk ve Biga nehirleri havzasında aşırı gübre kullanımı sonucunda Marmara’ya taşınan azot ve fosfor yükleri de eklenmiş ve Marmara Denizi’nin dengesi tamamen bozulmuştur. Bu nedenle Marmara Denizi’nin acil eylem planı kapsamında hemen “Oksijen Çadırı”na alınması gerekmiştir.

Tedavi Düzgün ve Sürekli Yapılmazsa Marmara’yı Kaybederiz

Yapılan çalışmalar Marmara Denizi’ne havzadan gelen karasal kirlilik yükünün yaklaşık yüzde 70’inin evsel, yüzde 28’inin derelerden gelen yayılı yük, yüzde 2’sinin de sanayi kirlilik yükü olduğunu ortaya koymuştur. Marmara Denizi’ne günde yaklaşık 6.9 milyon metreküp atıksu deşarjı yapılmaktadır. Bunun yüzde 54’ü sadece fiziksel arıtmayı içeren ön arıtma proseslerinden geçirilmektedir. Bu suyun yüzde 42’si ileri arıtmaya, sadece yüzde 5’i biyolojik arıtmaya tabi tutulmaktadır. Denizdeki kentsel kirlilik yükünün önemli bir bölümü buradan gelmektedir.

Mevcut durumun yanısıra havzada artan nüfus, artan sanayi tesisi sayısı ve su yönetiminin mevcut sorunları, alınacak tedbirlerin etkin ve sürekli uygulanabilmesini zorlayabilecektir. İşin en önemli kısmı da yeni yatrımlar için uygun bir finasman modeli bulabilmektir. Örneğin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bir çalışmasında Kuzey Marmara kıyılarına kurulacak yeni Katı Atık Arıtma Tesisleri için 20 milyon Euro, güney kıyılarındaki mevcut katı atık arıtma tesislerinin iyileştirilmesi için de 20 milyon Euro olmak üzere toplam 40 milyon Euro’luk yatırım yapılması gerektiği yer almaktadır.

Marmara Denizi’ni Koruma Eylem Planı’nda konulan hedefler ekonomi, ekoloji ve sosyal alanlarda sürdürülebilir bir dengeye ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca Marmara Denizi’nin ekosistem dengesine tekrar kavuşması; önlemlerin alınması kadar sürdürülebilir olmasını da gerekli kılmaktadır. Bu nedenle bu koruma çalışmalarının Marmara Denizi Havzası ölçeğinde ve katılımcı bir anlayış ile yapılması gereklidir. Ayrıca Marmara Denizi ekosistemi çok ağır yara almıştır. Bu nedenle ekosistem tabanlı uygulama ve önlemlere ihtiyaç duymaktadır. Ekosistem yaklaşımlı yönetim, ekosistem içindeki tüm bileşenleri (insan ve aktiviteleri dahil) birbirleri ile olan ilişkileri ile ele alır. Koruma ve sürdürülebilir kullanım prensiplerine göre hareket eder. Bu da ancak havza ölçeğinde bir su yönetimi anlayışı ile gerçekleştirilebilir.

Özetle Marmara Denizi’nin çok yönlü ve uzun süreli bir tedavi sürecine ihtiyacı bulunmaktadır. Bu tedavinin plan ve uygulama olarak yanlış ve eksik yapılması Marmara Denizi’nin tamamen elden çıkmasına neden olabilecektir.