Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu, 2010 yılında yapılan Anayasa Referandumu ile HSYK’nın yapısının değiştirildiğine dikkat çekerek, yargının AKP tarafından önce koalisyon ortaklarına teslim edildiğini sonra “paralel” adını verdikleri koalisyon ortağından geri alındığını kaydetti. Yargının koalisyon ortakları arasında el değiştirdiğini ifade eden Kılıçoğlu, “Cumhurbaşkanını, Başbakanı, bakanları sosyal paylaşım sitelerinde övmeye varıncaya kadar yargıcın tarafsızlığı ile bağdaşmayacak hakimler ortaya çıkmaya başladı ve ödüllendirildi” dedi. Yargılama aşamasında Kur’andan ayetler okuyan yargıçlara rastlandığını belirten Kılıçoğlu, “2002’den sonra ‘yargı can derdine düştü’. Zira yargı bağımsızlığı yok edildi. Siyasi iktidar, vatandaşın mahkemelerde yıllarca en basit davalarında sürünmesiyle değil, 13 yıldan beri yargıyı ele geçirme mücadelesi ile uğraşıyor.”

Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu, Nurzen Amuran’ın sorularını yanıtladı. Oda Tv’de yayınlanan söyleşinin tam metni şöyle:

-Bir ülkenin kalkınmasında ön koşul o ülkenin hukuk devleti kimliğinin güçlü olması değil midir?

Bir ülkenin kalkınmışlığının ölçüsü “ekonomik kalkınma” değildir. Kalkınma bir üst kavramdır. Buraya demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü gibi hukukun evrensel değerlerindeki kalkınma kadar, eğitimde, sağlıkta, sanatta kalkınma da girer. Bu nedenle bir ülkenin ekonomik kalkınması ya da ekonomik zenginliği tek başına bir anlam ifade etmez. Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri zengin petrol yataklarına sahip ülkeler. Ancak bunların her alanda ne denli geri kaldıklarını biliyoruz.

Hukuk devleti ilkesini benimsememiş, hukukun evrensel ilkelerini toplumun bütün kesimlerine kazandırmamış, demokratik sistemi ve kültürü bu nedenle yerleştirmemiş, bunlardan yoksun olan ülkelerin çağdaş toplumlar seviyesine ulaşması mümkün değildir.

Bir ülkeyi ekonomik alanda da kalkındırmayı demokrasiden, insan haklarından, hukuktan ve hukuk devletinden ödün vererek sağlayamazsınız. Ekonomik kalkınmayı “vurarak, kırarak, hukuku rafa kaldırarak, demokrasiyi yok ederek, gösteri ve yürüyüşleri yasaklayarak, basını susturarak, tehdit ederek, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak ” yapamazsınız. Önemli olan bu kalkınmayı söz konusu değerler içinde yapabilmektir. Ekonomik kalkınma uğruna hukukun evrensel değerlerini yok edemezsiniz. Bu anlamda olmak üzere bana “yoksulluğu mu yoksa özgürlüğü mü tercih edersiniz” diye sorarsanız ben tercihimi “yoksulluğa katlanır fakat özgürlüğümden vazgeçmem; yoksulluğa katlanırım ancak tutsaklığa katlanamam”. Türkiye’nin kurtuluşu ve kurtuluş savaşı da bu mantık üzerine kurulmuştur.

Bir Ülke Kanunlar Çıkarmakla Hukuk Devleti Olamaz

-Hukuk devletiyle demokrasinin birlikteliği sona ererse o devlet kanun devleti olmaz mı?

Hukuk devleti ve demokrasi birbirinden ayrılması mümkün olmayan değerlerdir. Demokrasinin olmadığı yerde hukuk devletinden, hukuk devletinin olmadığı yerde demokrasiden söz edilemez. Bu iki kavram ve değer “Ferhat ile Şirin” gibi birbirinden ayrılamazlar.

Demokrasi her alanda özgür olmaktır. Bu özgürlüğü sağlayan ise devlet yaşamının her alanında hukukun hakim olmasıdır. Devlet yaşamında hukuk değil, dikta, emir, biat kültürü, faşist baskılar hakim ise özgürlük ve dolayısıyla demokrasi yoktur.

Burada hukuk ile kanun kavramları üzerinde durmamız gerekir.

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramlarındaki “hukuk” sözcüğü “hukukun evrensel ilkelerini” ifade eder. Hukuk devleti hukukun evrensel ilkelerine göre yönetilen devlettir.

Halkımız hukuk ve kanun konusunda ne yazık ki yanıltılmaktadır. Bir ülke kanunlar çıkarmakla hukuk devleti olamaz. Çıkardığınız kanunlar hukukun evrensel ilkelerine uygun değilse, siz “hukuk devleti değil, kanun devleti” olursunuz. Bu durumda sizin dikta rejimlerinden farkınız olamaz. Adolf Hitler, Mussolini, Franko da ülkesini “kanunlarla” yönetiyordu. Bugün İran’da da kanunlar çıkartılıyor. Bu ülkelerde hukuktan ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir.

Buna ülkemizden yakın tarihe ilişkin örnekler verebiliriz. Ülkemizin bir kesiminde bazı bölgelerde “kaçak elektrik” kullanılıyor, siz failleri tespit edemiyor, kaçağı önleyemiyor, tahsilat yapamıyorsanız, bunların bedelini “hukuka saygılı abonelerden” tahsil etmeye kalkıyorsunuz. Yargı “bu uygulamayı hukuka aykırı buluyoruz. ” diyor, Hükümet ise yargının bu kararı karşısında “kaçak elektrik bedellerini abonelerden tahsil edilmesini sağlayan kanun çıkartmaya” kalkışıyor. Böyle bir kanunu çıkartabilirsiniz fakat bu durumda “hukuk devleti olduğunuzdan” söz edemezsiniz. Zira hukukun evrensel ilkeleri, Devletin kaçak elektrik kullanımını önleyemeyip bunu masum vatandaştan tahsil etmesini reddeder. Aynı şekilde Ilıca Köylüleri zeytinliklerini yok ederek, fabrika ya da santral açmak isteyenlere karşı direndiğinde, siz bir kanun çıkartarak bu direnmeyi yasaklarsanız, kanun devleti olursunuz fakat hukuk devleti olamazsınız.

“Bizi Aldattı” Dedikleri Paralel Adını Verdikleri Koalisyon Ortağından Yargı Alınıp İktidara Teslim Edildi.

-Türkiye’nin siyaset tarihinde demokrasinin hak ve özgürlükler açısından sorgulanmadığı bir dönem var mıdır burada siyasetin sorumluluğu neden önemlidir?

Türkiye’nin siyasi tarihinde demokrasinin, hak ve özgürlükler açısından sorgulanmadığı dönemler “askeri ya da sivil darbe” dönemleridir.

Son yaşadığımız askeri darbe dönemi 12 Eylül 1980 dönemidir. Düşüncelerinden dolayı binlerce insanımız işkence gördü, sakat kaldı, işsiz kaldı, arşivlendi, damgalandı, güvenlik soruşturması adı altında işe ve memuriyete alınmadılar. Bu haksızlıklar kimlere yapıldı. Demokrasi ve hukuk devleti için mücadele edenlere yapıldı. Askeri darbenin yerini sivil yönetim aldı, “yeni Türkiye ve ileri demokrasi” dediler fakat bunların hiçbiri sorgulanmadı. Bu ülkede askeri darbeler hep demokrat kişilere karşı yapılmıştır. Demokrat kişiler ezilmiş, zarar görmüştür.

Bu dönemi sorgulayacağını iddia eden bugünkü siyasi iktidar ise “12 Eylülü sorgulama bahanesi ile kendi sivil darbesini” gerçekleştirdi. Askeri darbenin yapıldığı aynı güne rastlayan 12 Eylül 2010’da ileri demokrasi getirecekleri iddiası ile “Anayasa Referandumu” yapıldı. Yurdun dört bir tarafına “12 Eylül’den hesap sormak, yargılamak için; üstünlerin değil, hukukun üstünlüğü için; yargının sorunlarının çözümü için, adaletin hızlandırılması için yeni Anayasaya evet” şeklinde bez parçalarına yazılar yazıldı.

Bu vaatlerin hepsinin yalan olduğu anlaşıldı. Bu sloganlar ile halk aldatıldı, asıl amaçları olan yargı ele geçirildi, hukuk devletinden uzaklaşıldı. 12 Eylül’den hesap soruluyormuş gibi yapıldı, yüz yaşına varmış yüz yaşına yaklaşmış iki general hakkında göstermelik davalar açıldı.

Değiştirilen Anayasa ile “hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünün güvencesi olan” yargı bağımsızlığı yok edildi. Emirlerle, yönlendirmelerle aydınlar, öğretim üyeleri, generaller cezaevlerine konuldu. İnsanlar ve aileleri yıllarca eziyet ve ceza çektiler.

Sonradan Anayasa Referandumunu “elimde olsa mezardaki insanları kaldırıp referanduma evet dedirtirim” diyen kişi ile o kişiye sevgi ve hasretliğini her vesile ile dile getiren iktidar kavgaya tutuştu. Yargı kadrolarına yerleştirilen iktidarın sona erdirdiği koalisyonun mensuplarının tasfiyesi için yeni bir yargı oluşturmak gerekti. Bu amaçla HSYK ile ilgili yasa değiştirildi.

Anayasa Referandumu ile koalisyon ortaklarına teslim edilen yargı bu defa “bizi aldattı dedikleri paralel adını verdikleri koalisyon ortağından” alınıp İktidara teslim edildi. Yargı, koalisyon ortakları arasında el değiştirdi. Siyasi iktidara hizmet etmeyen yargıçlar cezalandırılmaya başlandı. Saray’ın kaçak olduğuna karar veren yargıçların görev yerleri değiştirildi. Deniz Feneri ve 17-25 Aralık sanıkları mağdur, soruşturan savcı ve hakimler ise sanık oldular.

Yargılama Aşamasında Kur’andan Ayetler Okuyan Yargıçlar Ortaya Çıktı

-Hukuku ekonomiyi günlük yaşantımızı dile getiren bazı kavramların içeriği boşaltılarak bu kavramlar farklı anlamlarla tanımlanmaya başlandı. Bu başkalaştırmanın size göre gerçek amacı değerleri değersizleştirmek mi, yoksa sadece bu bir algı yönetimi mi?

Bu sorunuza yanıtı bir sergileme yaparak vereceğim. Önce hukukun evrensel değerleri ile oynandı. Demokrasi ve hukuk devletinin temel taşı olan yargı bağımsızlığı, yargının tarafsızlığı yok edildi. Yargıç atama ve yükselmelerinde yetenek ve bilginin yerini siyasi iktidara yakın olma ölçüsü aldı. Yargıçlık yazılı sınavında çok yüksek başarı gösteren öğrencilerimiz “adına sınav denilen” mülakatlarda görünüşleri ya da okudukları okullar nedeniyle elenmeye başladılar. Kendi avukatlarını hakim yapabilmek için, hakim açığı adı altında yüzlerce avukatın hakim olarak atamaları yapıldı. Hakimlik sınavında mülakatta başarmanın yolu “imam hatip” kökenli olma oldu. Son olarak yazılı sınavda üstün başarı gösteren bir avukatın sözlü sınavda gösterdiği tepki üzerinde de durmak gerekir. Bu adayın tepkisini ortaya koyma yöntemini yanlış ve hukuk dışı bulabilirsiniz. Adayın bu tepkisine yol açan haksızlıkları yapan komisyon üyelerinin yanlışını kim düzeltecek ve cezalandıracak? Esas sorun budur.

-Hukuk devletinin en önemli değeri yargının tarafsızlığıdır değil mi?

Elbette ama Yargının tarafsızlığı ilkesine ilişkin değerler yok edildi.

Cumhurbaşkanını, Başbakanı, Bakanları sosyal paylaşım sitelerinde övmeye varıncaya kadar yargıcın tarafsızlığı ile bağdaşmayacak hakimler ortaya çıkmaya başladı ve ödüllendirildi. Yargılama aşamasında Kur’andan ayetler okuyan yargıçlar ortaya çıktı. Bu tutumları sergileyen bir yargıcın tarafsızlığından söz etmek mümkün müdür? Siz bu gelişmeler karşısında “yargı bağımsızlığı ve yargıcın tarafsızlığı” konusuna halkı nasıl inandırabilirsiniz? Adalete güveni nasıl tesis edebilirsiniz?

Siyasetçiler Meydanlarda ve Ekranlarda Artık Konuşmuyorlar. Hep Kulaklarınızı Patlatırcasına Bağırıyorlar

-Siyasette kullanılan üslupta bir değerler değişimi oldu mu?

Elbette, siyasette üsluba ilişkin değerler de değişti. Üslubuna en fazla özen göstermesi gerekenler siyasetçilerdir. Zira onlar önder ve örnek alınması gereken kişilerdir. Devletin en üst makamına gelmiş kişilerin “Gezi eylemcileri için çapulcu, kemirgen, vandal; ilişkisi bozulan koalisyon ortakları için haşhaşi ;aleyhinde yazılar kaleme alan basın mensupları için şerefsiz, namussuz, alçak, Kıbrıs’lı soydaşlarımıza besleme” ifadeleri üslup değersizleşmesidir. Bu ifadeleri birlikte televizyon ekranı önünde izleyip duyduğunuzda çocuklarınıza nasıl “bunlar bizim yöneticilerimiz” diyebilirsiniz. Siyasetçiler meydanlarda ve ekranlarda artık konuşmuyorlar. Hep kulaklarınızı patlatırcasına bağırıyorlar. Böyle bir üslup böyle bir devlet adamlığı olabilir mi?

Bazı Uyanıklar ”Basın Özgürlüğünü, Basın Ticareti Haline Getirdiler”

-Siyasette yargıda basın sektöründe üniversitelerde hangi alanda olursa olsun toplumsal bir güven bunalımı yaşıyoruz. Siz, ülkeyi nasıl görüyorsunuz?

Evet sizin de dediğiniz gibi toplumun her kesiminde herkeste bir güven bunalımı oluştu. Siyasetçiye güvenemiyorsunuz. Başbakanın söylediğini, kendi bakanı yalanlıyor. Başbakan bürokratını arayıp “İstanbul’daki bir arsayı kendisinden habersiz olarak ihale etmeye kalkıştığı” için azarlıyor. Bu durumda vatandaş bu arsa satışlarında Başbakanın işi ne sorusunu kendi kendisine sormaya başlıyor.

Basına güvenemiyorsunuz. Medyanın büyük bir kesimi tarafsızlığını yitirmiş, iktidarı koruyan ve kollayan yayınlar yapıyor. İktidara yakın olmayan medyanın yaşama şansı yok. Toplantılara, uçaklara alınmıyorlar, RTÜK tarafından engelleniyorlar, devamlı olarak cezalara çarptırılıyorlar. TRT o denli iktidar yanlısı hale geldi ki artık izlenmiyor. Bazı uyanıklar “basın özgürlüğünü, basın ticareti haline getirdiler”. Yolsuzluklar gündeme ateş gibi düşmüş, dış politikada hata üzerine hata yapılıyor, kapalı kapılar arkasında bazı görüşmeler yapılıyor, buna karşılık büyük bir medya ordusu halkı uyutan haberleri ön plana getirip gündem değiştiriyor. Birisi “Selin’e ilik bulundu”; diğeri “… sanatçı doğum yaptı”, bir diğeri “… eşine … lira ödeyerek boşandı, …sevgilisine koştu” haberlerini ön plana çıkartıyor. El öperek kanal sahibi olan bir kişi durmadan sıradan ucuz yarışma adı altında programlar yapıyor, halkı sosyal olaylardan uzaklaştırıyor.

Yargıya güvenemiyorsunuz. Vatandaş mahkemelerde en basit davasında yıllarca sürünüyor. 2002 öncesinde de bu sorun vardı. Ancak 2002 den sonra “yargı can derdine düştü”. Zira yargı bağımsızlığı yok edildi. Siyasi iktidar vatandaşın mahkemelerde yıllarca en basit davalarında sürünmesiyle değil, 13 yıldan beri yargıyı ele geçirme mücadelesi ile uğraşıyor.

Yargıya güvenin ortadan kalktığı bir ülkede güvenilecek bir başka kurum kalmamış demektir. Bu güvensizlik görevini gereği gibi yapan, doğru karar veren yargıçlara da zarar vermektedir. Yakın bir tarihte katıldığım bir açık oturumda, bir HSYK yetkilisi son yıllarda yargıçlardan şikayetlerin çok arttığını ifade etti. Bunun sebebi, gerçekten yapılan her şikayetin haklı olmasından kaynaklanmıyor. Yargıya güven sarsıldığı için, yargının doğru verdiği kararlardan da kuşku duyuluyor.

Üniversiteler Siyasi İktidarın Şubelerine Dönüştü

-Ya üniversitelere güven duyuyor musunuz?

Üniversitelere de güvenemiyorsunuz. Yüksek Öğretim Kurumlarına güven zedelendi. Tarafsız ve bilimsel olması gereken Yüksek Öğretim Kurumları bilimsel eğitim yapmıyorlar. Kalite düştü, kişiliksizlik geçer akçe oldu. Tarafsız olması ve bilimden yana olması gereken bilim adamları iktidardan yana olmanın getirisinin olduğunu görmeye başladılar. Bu nedenle siyasi iktidarın söylemleri ve politikaları yönünde konuşuyorlar, kararlar alıyorlar. Üniversiteler siyasi iktidarın şubelerine dönüştü. Bilim adamının bilimselliğine, basın mensubunun tarafsız haberciliğine, yargıcın tarafsız karar verdiğine, siyasetçinin gerçekleri konuştuğuna inanamaz hale geldik.

Özel hayatınız gizliliğine ve özellikle mahrem alanlarınızın masuniyetine güvenemiyorsunuz. Elektronik ortamda yazışmaktan, telefon görüşmelerinden korkar hale geldik.

-Gelecekle ilgili umudunuzu seçimlere mi bağlıyorsunuz?

Umudumuzu seçimlere nasıl bağlayalım? Sandıklara gidenlerin olayların bilincinde olduğuna güvenemiyorsunuz. Halen Doğu’da seçmenler yerine karar verenler var. Demokrasi, bilgiyi ve kültürü gerektirir. Toplumun bilgi ve kültür düzeyi geliştirilmediği takdirde verilen oylara ve seçimlere nasıl güvenebilirsiniz? Sandıkların güvenliği sağlanmadığı sürece bunlardan çıkan sonuçlara nasıl güvenebilirsiniz? Bu olumsuzluklar olmasa gayet doğaldır ki demokraside seçimler umuttur.

Hukuk, Tarafsız Düşünmeyi Gerektirir. Siyasette İse Tarafsızlık Yoktur

-Bugün deniliyor ki “kumpas davaları hukuki değil siyasidir” aynı şekilde soykırımın hukuki tanımı BM’ler tarafından yapıldığı halde, “1915 olaylarına soykırımdır” yorumu “hukuka aykırı bir siyasi yorumdur” denilmesi hukukla siyasetin çeliştiğini ortaya koyuyor. Hukukla siyasetin çelişkili görünümü hangi riskleri getirir?

Hiçbir mantığın ve adalet duygusunun kabul edemeyeceği Ergenekon, Odatv Balyoz gibi adlar verilen davaların temelinde Cumhuriyetten ve Cumhuriyetçilerden öç alma duygusu yer almıştır. Siyasi iktidar koalisyon ortağı ile yollarını ayırınca bir bakan çıkıp “bu davaların kumpas olduğunu” itiraf etti. Davaların olmayan temeli, bu itirafla aydınlandı. Bu davaların hukuksal temelinin olmadığını bilmek için hukukçu olmaya gerek yoktu. Türk Kamuoyu bunu çok iyi biliyordu. Ama halkı bu davaların haklılığına inandırmak için kimisi çıkıp “bunların savcısı” olduğunu söyledi, kimisi çıkıp “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” dedi. Bunların medyadaki sözcüleri de her gün ekranlarda bu suçsuz insanlara çamurlar attılar, hakaretler ettiler, özel yaşamları ile oynadılar.

Hukukla siyasetin her zaman bağdaşması mümkün değildir. Hukuk tarafsız düşünmeyi gerektirir. Siyasette ise tarafsızlık yoktur. Siyaset bu nedenle hukuku çoğu kez kendisi için bir ayak bağı olarak görür. Bunun olmaması için hukukun üstünlüğünü ve bunu sağlayacak olan yargının bağımsızlığını temin etmek gerekir.

Ben Bazı Öğretim Üyelerini Dinledikçe ve Tanıdıkça Aynı Unvanı Taşımaktan Utanç Duyar Hale Geldim

Bazı yargıçların savcıların kamuoyu önünde hukukçuluğu tartışıldı. Uzun yıllar Ankara Hukuk Fakültesinde öğretim üyeliği yaptınız. “Biz fakültelerimizde böyle hukukçu nasıl yetiştirdik” diye akademisyenler arasında özeleştiri yapıldığı, oldu mu? Kurumsal tepki gösterilmesi gerekmez mi?

Bence konuyu sadece “hukukçuluğu tartışılan yargıçlar, savcılar ya da avukatlar” olarak ele almamak gerekir. Ülkemizde her kesim, her meslek mensubu için “kişilik, tartışmalı” hale geldi. Bir kişilik bozulması oluştu. Ne siyasetçi, ne sanatçı, ne sporcu, ne gazeteci, ne öğretim üyesi ne de hukukçular olması gereken yerdeler. Adına sanatçı denilen, adına gazeteci denilen, adına medya patronu denilen kişilerin küçük menfaatler uğruna ne kadar kişiliksiz hale geldiklerini görüyoruz. Bu vesile ile size acı bir itirafta bulunayım. Ben bazı öğretim üyelerini dinledikçe ve tanıdıkça aynı unvanı taşımaktan, bazı hukukçuları tanıdıkça hukukçu olmaktan utanç duyar hale geldim.

Ben Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine 1967’deöğrenci, 1972 de ise asistanlıkla öğretim üyesi olarak başladım. O yıllardaki öğretim üyeleri ve hukukçuları çok özledim. Ülkedeki bozulma sadece bir kesimi değil her kesimi vuruyor.

Üniversiteler, bilim yuvasıdır. Bunların Hukuk Fakülteleri ise öğrencileri hukuk biliminin gerçeklerine göre yetiştiren birimlerdir. Hukuk bilimi “tutuklamanın bir ceza değil, bir önlem olduğunu, kaçma ve delilleri karartma şüphesi olanlar için uygulanabileceğini” emreder. Ülkemizde ise tutuklama suçluluğu belli olmayan bir kişi için peşin olarak verilen bir ceza oluyor. Cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle bir lise öğrencisini, bir hakim adayını tutukluyorsunuz. Bu suçu işlediğini iddia ettiğiniz kişi için yasanın öngördüğü ceza, hükmün açıklanmasının ertelenmesi sınırı içinde kalmaktadır. Yargılama sonunda işlediği fiil nedeniyle hapis cezası dahi veremeyeceğiniz bir kişiyi peşinen neden tutukluyorsunuz? Bu tutuklama değil bir peşin cezadır.

Yıllarca cezaevinde tutukladığınız Ergenekon ve Balyoz Odatv davası sanıkların o yıllarını kim geri getirecektir? Yurt dışından kendi ayağıyla gelip teslim olan kişiyi tutukluyorsunuz. Hukuk eğitimi almış bir kişinin özellikle bir hakimin bunu yapması binlerce hukuk mezunu vermiş bir kişi olarak beni son derece üzmektedir.

Kurumsal tepki gösterilmesi gerekmez mi?

Gerekir. Ama hangi Üniversite ile hangi öğretim üyesi ile? Siz bugüne kadar bir Hukuk Fakültesi dekanının bir Cumhurbaşkanının elini öpmeye çalıştığını hiç gördünüz mü? Bereket ki Cumhurbaşkanı atak davrandı elini çekti, öptürmedi, öğretim üyelerinin onurunu kurtardı.

AKP İktidarı Döneminde En Büyük Vurgunu Hukuk Mesleği Yemiştir.

-Son yıllarda hakların kullanılmasında sorgulanmasında, adaleti en iyi savunan kuruluşlardan biri Barolar oldu. Ancak siyasi iktidar avukatların yargılamadaki yerini, konumunu, gücünü sorumluluğunu hep tartışmaya açık tutuyor. Seçimlerden sonra AKP yeniden iktidara gelirse Barolara da kısıtlamalar getirilmesi düşünüyor. Böyle bir durum gerçekleşirse, kimler güvencesiz kalır?

Ben öğrencilerime ve katıldığım konferanslarda dinleyicilere “hakimlik ve avukatlık mesleklerinin sorunları var, bunları tartışmamız gerekir, fakat öncelikle tartışmamız ve sahip çıkmamız gereken hukuk sistemimiz olmalıdır. Zira ülkenin hukuku elden çıkmış ise, ne hakimlik, ne de avukatlık yapabilirsiniz” diyorum. Yargı bağımsız ve yargıç tarafsız değilse hakimlerin hangi sorunu çözümlenebilir? Yargı bağımsız, yargıç tarafsız değil, ülkede hukuk uygulanmıyor, Devlet her geçen gün hukuktan uzaklaşıyor, evrensel hukuk ilkeleriyle bağdaşmayan yasalar çıkartılıyorsa avukatlık mesleğini nasıl icra edebilirsiniz?

AKP iktidarı döneminde en büyük vurgunu hukuk mesleği yemiştir. Ülkenin hukukuna ve yargısına sahip çıkması gereken meslek örgütü ise Barolardır. Baroların ön plana çıkmaları, tepkilerini ortaya koymaları bundandır.

AKP iktidara gelirse Barolar ve Avukatlık mesleği ile ilgili düzenlemeler yapacakmış? Bu tür haberler çıktığını biliyorum.

Avukatlık mesleğinin ele alınması gereken sorunları vardır. Ancak bu iktidar döneminde bunların çözümlenmesi mümkün değildir. Zira bu iktidar yargıyı dizayn edip susturduktan sonra, şimdi sesini yükseltebilen tek kurum olarak kalan Baroları ve avukatları da susturmak istiyor. Bu nedenle avukatlık mesleği ile ilgili sorunların bu iktidar döneminde asla dillendirmemek gerekir. Zira bu bahane ve kılıflar altında bu iktidarın hangi amaçlara hizmet ettiği bilinmektedir. ”üstünlerin değil hukukun üstünlüğünü yaratacağız; vatandaşın mahkemelerde sürünmesini önleyeceğiz” söylemleri ile Anayasa Referandumunda halkı kandıranların neleri değiştirdiğini gördük. Şimdi Avukatlık Mesleği ve Barolarla ilgili düzenlemeler ile hangi amaçlara hizmet edeceği bellidir.

Ben Her Başkanlık Sisteminin Olduğu Yerde Demokrasinin Zarar Gördüğüne İnanıyorum

-Siyaset gündemine başkanlık sistemi oturdu. Cumhurbaşkanlığının gereğinden fazla yasal yetkisiyle birlikte bugünkü uygulamalarındaki farklılıklar, tarif edilen “Türk tipi başkanlık” sistemiyle örtüşmüyor mu, özellikle son çıkan yasal düzenlemeyle Cumhurbaşkanlığı’na tahsis edilen örtülü ödeneği de göz önüne alırsak?

Ülkemizin sorunu Başkanlık ya da hangi tip başkanlık sistemi değildir. Siz mevcut parlamenter sistemi özümsemiş ve yerleştirmiş değilsiniz. Kalkıp bunun yerine başkanlık sistemini savunuyorsunuz.

Kimdir bu ülkenin Başkanlık sistemine ihtiyacı olduğunu söyleyen? Eski Başbakan şimdiki sayın Cumhurbaşkanı. Burada bir dayatma var.

Sormak gerekir! Başkanlık sistemi olmadığı halde, başkanlık sisteminden daha fazla yetkileri kullanıyorsunuz. Yasalar sizin direktifleriniz ve işaretinizle çıkıyor. Atamalar sizin direktifleriniz ve işaretinizle yapılıyor. Milletvekili adayları sizin direktiflerinizle adaylıktan köşesine çekiliyor. Acaba bugünkü uygulamanız ve kullandığınız yetkilerden hangisi eksik de başkanlık sistemini savunuyorsunuz.

Ben her başkanlığın olduğu yerde demokrasinin zarar gördüğüne inanıyorum. Parlamenterler çalışmayacak, kendi özgür iradeleri ile yasaları görüşmeyecek, gelen kanun teklif ve tasarıları hakkında parti disiplini adı altında kendi düşüncesini açıklayamayacak, tepkisini ortaya koyamayacak, siz de arkasından bakıp“parlamenter sistem çalışmıyor” diyecek, başkanlık sistemini savunacaksınız. Ben bunu doğru bulmuyorum.

Cumhurbaşkanlığı’na örtülü ödenek tahsisinin altında yatan gerçeklerin farklı olduğunu düşünüyorum. Bununla sayın Cumhurbaşkanının örtülü ödenekten harcama yapmaya muhtaç olduğu ve zorunda kaldığı bir algının yerleştirilmek istendiği kanısındayım.

-Biraz önce güven bunalımı var dedik. Seçimler için de bu güven bunalımı mevcut. Vereceğimiz oyların güvenliğini nasıl sağlayacağız?

Demokratik hukuk devleti ilkesini benimsemiş olan ülkelerde seçimler yargı denetiminde yapılmaktadır. Ancak bunun için yargının bağımsız ve yargıcın tarafsız olması gerekir. Bunlar sağlanmadan bir ülkede seçim ve oyların güvenliğini temin güçtür.

Seçimlerde oyların güvenliği, vatandaşın özgür ve güvende olmasını gerektirir. Ülkemizin birçok yöresinde vatandaş kime niçin oy verdiğini bilmemektedir. Bunun bilincinde değildir. Ülkemizde özellikle Doğu’da bir çok köylerde hakim olan bir kişi, bütün köylü adına karar vermekte, köylü sandığa giderek ya da gitmeyerek oyunu o kişinin iradesi yönünde kullanmaktadır.

Öte yandan oyların güvenliği kamu gücünü elinde bulunduranların ve kamu kurumlarının seçimlerde tarafsız olmasını gerektirir. İllerde kamu gücünü elinde tutan en yetkili kişiler valiler, ilçelerde kaymakamlar, köylerde ise muhtarlardır. Valiler, kaymakamlar, muhtarlar Devletin değil, siyasi iktidarın memuru haline getirildiler. Tarafsız olması gereken Sayın Cumhurbaşkanı bu meslek mensupları ile seçimlere az bir zaman kala durmadan toplantılar yapıyor, bu toplantılarda yaptığı konuşmalar medyaya yansıyor. Kamu olanaklarının, araçlarının, yardım fonlarının bu kişilerce seçim ve oy bilincinden yoksunlara, fakirlere ve yoksullara dağıtılması halinde bunların özgür iradelerinden ve özgürce oy kullandıklarından söz etmek mümkün müdür? Geçmiş yıllarda bazı valilerin seçimlerde vatandaşlara buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtırken izlediğimiz görüntüler bunların en güzel kanıtlarını oluşturmaktadır.