Türkiye Barolar Birliği tarafından düzenlenen Enerji ve Hukuk Sempozyumu 14-15 Kasım 2014 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Sempozyum kapsamında 15 Kasım tarihinde yapılan “Türkiye’nin Nasıl Bir Enerji Politikası Olmalı?” başlıklı oturumda ise enerji alanında yaşanan gelişmeler hukukçulara aktarıldı. Durum tespiti yapan konuşmacılar,  yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının artılması gerektiğini vurgulayarak, enerji verimliğine dikkat çektiler.

 

SAVUNMA HAREKETİ.ORG-Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalışma Grubu Başkanı Necdet Pamir`in yönettiği panele, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Yeşil, Makina Mühendisleri Odası (MMO) Enerji Çalışma Grubu Başkanı Oğuz Türkyılmaz, Maden Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Necmi Ergin, Türkiye Sürdürülebilirlik Akademisi Başkanı Murat Sungur Bursa, Greenpeace Türkiye`den Avukat Gökhan Candoğan ve Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Baran Bozoğlu katıldı.
EMO Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Yeşil, konuşmasında ilk olarak elektrik enerjisi üretimindeki ithal bağımlılığına dikkat çekti. Elektrik üretiminin 1 Ocak-11 Kasım 2014 tarihleri arasında 215.5 milyar kilovat saat (kWh) olarak gerçekleştiğini belirten Yeşil, ithal kaynak oranının yüzde 63.1`e yükseldiğine işaret etti. Elektrik üretiminin yüzde 47.9`unun doğalgaza, yüzde 13.5`inin ise ithal kömüre dayandığını kaydeden Yeşil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Geçen yıl yüzde 43.2 olan elektrik üretimindeki yerli kaynak payı, 11 Kasım 2014 itibarıyla bu yılın 10 ayında yüzde 36.9`a gerilemiştir. Ayrıca elektrik üretiminde yalnızca kaynak bazında değil, teknolojik olarak da dışa bağımlıyız.”
Elektrik tüketiminin 2013 yılı itibari ile 246.4 milyar kWh olduğunu bildiren Yeşil, tüketimin yüzde 23`ünün meskenlerde, yüzde 24.4`ünün ticarethane ve kamu hizmetlerinde, yüzde 47.4`ünün sanayide, yüzde 2.3`ünün tarımsal sulamada, yüzde 2`sinin aydınlatmada, yüzde 0.7`sinin de diğer alanlarda tüketildiğini kaydetti.
Tüketimde verimliliğin ön planda tutulmadığına dikkat çeken Yeşil, tüketim savurganlığına ilişkin eleştirilerini de şöyle dile getirdi:
“Örneğin 400 AVM`nin kurulu gücü; ortalama 10 MVA`dan 4000 MVA eder ki; 45 MVA kurulu gücü olan AVM`ler de var. Buraların aydınlatması ışıl ışıl. Üzerine bir de soğutma ve ısıtmasını da düşündüğümüzde enerji tüketimi açısından oldukça dikkat çekici mekanlar olmaktadırlar. Öncelikle ‘Türkiye`nin bu kadar alışveriş merkezine ihtiyacı var mı?` diye düşünelim.
Ayrıca son zamanlarda tartışma konusu olan 1000 odalı Atatürk Orman Çiftliği alanına kaçak olarak inşa edilen Aksaray`ın da kurulu gücü 10 MVA üzerinden yapılan hesaplama ile aylık elektrik faturası 700 bin TL, yıllık ise 8.4 milyon TL`dir. Buna da gerek var mı? Bu kadar zengin bir ülke miyiz?”

Verimlilik Sözde Kaldı

Çimento üretimi, gemi sökümü ve demir-çelik sanayilerinde eski teknolojilerin halen kullanıldığını ve sanayide “yoğun” elektrik tüketiminin söz konusu olduğunu ifade eden Yeşil, enerji verimliğine ilişkin çalışmalara şöyle değindi:
“Bu konuda 2007 yılında çıkarılan Enerji Verimliliği Yasası`na biz de yani TMMOB ve bağlı odaları da destek verdik ve oluşturulan kurullarda görev aldık. Ben 3 yıl TMMOB adına oluşturulan komisyonda da görev yaptım. Şimdi de başka arkadaşlarımız görev yapıyor. Ancak umduğumuz bir kurul olamadı ve göstermelik bir kurula dönüştü. Yılda 4 kez toplanan, ancak yaptırım yetkisi olmayan bir kurul olarak çalışma sürdürüyor. Kendi konusu olmayan ancak iktidarın politikalarını destekleyen önermelerde de bulunuyor.
Örneğin hazırlanan ‘Enerji Verimliliği Strateji Belgesinde`; ‘Verimlilik açısından nükleer santral kurulması ve özelleştirmelerin yapılması` önermesi yer aldı. Ben buna muhalefet şehri koydum. Kurulun diğer üyelerinin çoğunluğu bakanlık temsilcilerinden oluşmakta. Dolayısıyla herhangi aykırı bir görüş belirtememektedirler ve iktidarın önermelerini onaylamak zorunda kalmaktadırlar.”
Kurulu güç açısından bakıldığında yerli ve yenilenebilir enerji kaynakların geride kaldığının görüldüğünü kaydeden Yeşil, “Şöyle ki; ekonomik ve teknik olarak değerlendireceğimiz rüzgar potansiyelimiz, 48 bin megavat (MW) düzeyindedir. 2023`e kadar bunun 20 binini devreye almayı planlamışız. Ancak 2014 sonu itibariyle rüzgarda 2 bin 760 MW`lık kurulu gücü geçekleştirebileceğiz” dedi.

“Yenilenebilirde Çok Gerideyiz”

Danimarka`da 4 bin 747 MW, Almanya`da 34 bin 136 MW, İtalya`da 8 bin 448 MW, İspanya`da 22 bin 898 MW, İngiltere`de 10 bin 976 MW, Fransa`da 8 bin 120 MW, Yunanistan`da 1.865 MW, Portekiz`de ise 4 bin 557 MW`lık rüzgar enerjisi kurulu gücü bulunduğu bilgisini veren Yeşil, Türkiye`nin 2 bin 760 MW`da kaldığını ifade etti. Fransa`da 4 bin 632 MW, Almanya`da 35 bin 948 MW, Yunanistan`da 2 bin 579 MW, İtalya`da 17 bin 600 MW, İspanya`da 4 bin 828 MW, İngiltere`de 2 bin 892 MW, Romanya`da ise 1150 MW`lık güneş enerjisi kurulu gücü bulunduğunu belirten Yeşil, “Türkiye`de ise ilk kez 2014 Mayıs ayında istatistiki verilere dahil oldu. Şu anda 23.8 MW`lık bir kurulu güç söz konusu” diye konuştu. Güneş ve rüzgarın elektrik üretimindeki payının ise 2013 yılı sonu itibari ile Danimarka`da yüzde 34, Almanya`da yüzde 13.2, Yunanistan`da yüzde 10.3, İtalya`da yüzde 13, Portekiz`de yüzde 23.2, İspanya`da yüzde 24.2 olduğunu bilgini veren Yeşil, Türkiye`de ise bu oranın yüzde 3.3 düzeyinde kaldığını bildirdi.

“Kar Hırsı ‘Çevreci` Yatırımları Zehirliyor”
Temiz ve çevreci olarak nitelendirilen yenilenebilir enerji kaynaklarımızı değerlendirmeye yönelik uygulamaların da piyasacı model içerisinde çevreyi kirleten yatırımlara dönüştüğünü ifade eden Yeşil konuşmasını şöyle sürdürürdü:
“Bu nedenle güncel bir sorun olarak temel bir önermemiz de enerji yatırımlarında çevreye ve doğaya zarar vermeyecek politikaların uygulanmasıdır. Yani söz konusu yatırımlarda çevresel etkiyi göz önünde bulundurmalıyız. Bu konuda da karnemiz hiç iyi değildir.
Bütün enerji yatırımlarında, buna yeni ve yenilenebilir kaynak kullanarak yapılan yatırımlar dahil, çevreye ve doğaya zarar vermekteyiz. Bunun son örneği Soma Yırcalı Köyü`nde termik santral yapımı için sökülen 6000 zeytin ağacı, zeytin ağaçlarına sahip çıkan köylülere yapılan insanlık dışı muameleler.
HES yatırımları için başta Karadeniz olmak üzere tüm Türkiye`de yapılan uygulamalar. Havza planlaması yapılmaksızın, bölgenin ihtiyaçları planlanmaksızın, derelerdeki canlı varlığının can suyu gibi temel ihtiyaçları dahi göstermelik rakamlara indirilerek, her derenin başına kurulan HES`ler doğa ve çevremizi acımasızca tahrip etmektedirler.
Biz HES projelerinin tamamına karşı değiliz. Ancak doğaya ve çevreye zarar vermeyecek projeler uygulanmalıdır. İster büyük ister küçük HES olsun, aynı kriterlerin uygulanması gerekmektedir.
Burada kendi özeleştirimizi de yapmak istiyorum. EMO olarak uzun yıllar boyunca suyumuzun tamamının kullanılmasını ve projelendirilmesini savunduk. Elbette böyle bir çevre katliamıyla sularımızın elektrik üretiminde kullanılmasını düşünemezdik bile.
Hatta devlet, ‘Ekonomik olarak kullanabileceğimiz hidrolik potansiyelimiz 125 milyar kWh`dir` dediğinde; biz ‘Hayır bu rakam 197 milyar kWh`dır` diyorduk. Biz bu söylemi iyi niyetle dile getiriyorduk. ‘Nükleer santrale gerek yok, suyumuzu kullanalım` anlayışı ile hareket ediyorduk. Doğaya ve çevreye bu kadar zarar verileceğini hesaba katmamışız.”
Konunun yerli ve yenilenebilir kaynakların değerlendirilmesini aştığını ifade eden Yeşil, “Ancak buradaki temel sorun, su potansiyelinin değerlendirilip değerlendirilmemesinden çıkmasıdır. Konu su üzerinden şirketlerin rant kapışmasına dönüşmüştür. Bu nedenle de artık konu enerji ihtiyacı olarak dahi ele alınamaz hale gelmiştir” diye konuştu.

“Enerji İhtiyacı Yağmaya Bahane Yapılıyor”

Şirketlerin ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamına verilecek olası zararları hesap etmediğine dikkat çeken Yeşil, HES yatırımlarına ilişkin şu bilgileri verdi:
“Parçalı bir yapı içerisinde, yalnızca tek tek şirketlerin kendi karlarına odaklandıkları bir sistem içerisinde bütünü gözetebilmeleri, yani bütün derenin su potansiyelini en uygun şekilde değerlendirme, dereden yararlanan bütün köylerin ve yerleşim birimlerinin ihtiyaçlarını, derelerde ve dereden yararlanan diğer canlıların ihtiyaçlarını düşünmeleri söz konusu olmamaktadır. Bir bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı tek tek şirketleri ilgilendirmiyor.”
Siyasi iktidarların kamu çıkarlarını gözetmek yerine yetkilerini “al gülüm ver gülüm” anlayışı içerisinde yandaş şirketlere devrettiğini ifade eden Yeşil, “Artık enerji ihtiyacı söylemi, işi meşrulaştırma çabalarından başka bir şey değildir. İktidarlar, ekonomik olarak da kendilerini besleyen şirketlerden yana tercihlerini yapıyorlar” diye konuştu.
Büyüme öngörüleri ile ciddi bir talep tahmini ve buna dayalı bir planlama yapılmadığına işaret eden Yeşil, şunları söyledi:
“Ne enerji talep tahmini ne de arz güvenliğine yönelik ciddi çalışmalardan söz etmek mümkün değildir. Nitekim kimin nerede ne kadarlık bir yatırım yaptığı, bu yatırımların hangi aşamada olduğu, ne zaman devreye gireceği, ne kadar tüketimi karşılayabileceği, güvenilir ve yedek üretimleri konusunda da hiçbir kamu kurumunda gerçekçi bilgiler ya da güvenilebilecek veriler dahi bulunmamaktadır.”

“Nükleere İhtiyacımız Yok”
Yerli ve yenilebilir kaynaklara ağırlık verilmesinin yanında Türkiye`nin nükleer enerji sevdasından da uzak durması gerektiğini kaydeden Yeşil, konuya ilişkin itiraz noktalarını şöyle sıraladı:
“Pahalı, tehlikeli, atık sorunu hala çözülememiş ve dünyanın terk etmekte olduğu nükleer santrallerden (ABD, Almanya, İsviçre hatta Fransa) elde edilecek elektrik enerjisine Türkiye`nin ihtiyacı yoktur.
Kaldı ki sürekli teknoloji gelişmekte, yeni enerji kaynaklarına yönelik araştırmalar boyut kazanmakta, farklı üretim kanalları gündeme gelmektedir. Böylesi bir gelişme ortamı yaşanırken ve ülkemizin de henüz kendi potansiyeli dahi değerlendirilmemişken, kaynakların nükleer santrale ayrılmasını kabul etmek mümkün değildir. Üstelik bu santral Türkiye`nin de değildir. Türkiye`nin verdiği topraklar üzerinde Rusya nükleer santral kurmuş olacaktır.
Ülkemizin elektrik üretiminde zaten var olan ithal kaynak bağımlılığını arttıracaktır. Özellikle doğal gaz tedarikinde öncü role sahip Rusya`ya nükleer yakıt konusunda da bağlılık söz konusu olacaktır.
Kaldı ki Türkiye`nin hiç enerji kaynağı kalmamış olsa bile bugün nükleer santralle enerji ihtiyacının karşılanması noktasında tüm dünyada soru işaretleri ve sıkıntılar oluşmuştur.
Bunun en dramatik örneği Japonya`dır. Enerji kaynaklarından yoksun bir ülke olan Japonya`nın Fukuşima Felaketi sonrasında nükleer santrallardan kurtulma arayışı ortadadır. Soma ve Ermenek kömür ocaklarında, İstanbul`daki asansör faciasında görüldüğü üzere insan hayatını hiçe sayan güvenlik kültüründen yoksun bir toplum olarak nükleer santralde yaşanacak en ufak bir sızıntıda bile çok büyük sosyal maliyetlerle karşılaşılması söz konusu olacaktır.”

Nükleerdeki Alım Garantisine Dikkat
Enerjinin tüm sektörlerin temel girdisi olduğu ve arz güvenliğinin sağlanmasının önemi üzerinde duran Yeşil, daha önce arz güvenliği kaygısıyla doğalgazda yapılan “al ya da öde” anlaşmalarının sorun haline geldiğini belirtti. Elektrik enerjisinde ise “depolanamazlık” özelliği nedeniyle arz güvenliği için üretim, iletim ve dağıtım faaliyetleri eş zamanlı planlanması gerektiğine dikkat çeken Yeşil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Gelin görün ki dışa bağımlılığı bu kadar yüksek olan bir üretim modelinde arz güvenliğini sağlamakta sıkıntılar yaşanır ve dönem dönem de yaşadık. Al ya da öde anlaşmalarıyla kullanılmayan gazlar için bedeller ödedik, kullanılmayan elektrik için ödeme yapmak zorunda kalmayalım diye yerli ve yenilebilir kaynaklarımızdan üretimi durdurup ithal kaynakla yapılan elektrik üretimini daha pahalı bir şekilde kullanıma sunduk. Bugün nükleer santral da arz güvenliği açısından aynı konuma sahiptir. Yerli ve yenilenebilir kaynaklara üretim başına belli bir fiyat garantisiyle teşvik verilirken ki bu teşvikler serbest piyasa denilen karaborsanın da altında kaldığı için bir dönem yenilenebilir enerji üreticileri YEK Belgesi dahi almadan piyasa satış yapmayı tercih ediyordu, Rusya`ya ülkemizde kurup işleteceği nükleer santraldan üreteceği elektrik için fiyat ve alım garantisi verilmiştir.”
“Arz Değil Kar Güvenceli Model”
Yürütülen enerji politikalarının aslında arz güvenliği değil, şirketlere daha fazla kar sağlanmasını hedeflediğini ifade eden Yeşil, 1980`lerden itibaren ülkemizde uygulanan neoliberal politikalar kapsamında serbestleşme ve özelleştirme girişimlerinin AKP döneminde zirveye ulaştığını kaydetti. Neoliberal politikaların yalnızca dışa bağımlılığı körüklemediğini enerji üretiminde ve sunumunda “can güvenliği” endişelerini de artırdığına dikkat çeken Yeşil, “Özelleştirmeler ve kamu denetiminin zayıflatılmasına paralel olarak elektrik üretim, iletim ve dağıtım hizmetlerinde hem yatırım aşamasında hem işletme aşamasında ciddi iş kazaları yaşanmaya başlanmıştır.”

“En Acil Sorun Can Güvenliği”
İş kazalarının toplu katliamlar boyutuna ulaştığını vurgulayan Yeşil, enerji alanındaki en önemli gündem maddelerinden birinin “işçi sağlığı ve güvenliği” konusu haline geldiğini belirtti. Hüseyin Yeşil, işçi sağlığı ve güvenliği kurallarına uyulması için tavizsiz denetimler yapılması gerektiğin vurguladı.

Enerji Yoksulluğuna Dikkat
Elektrik faturalarına yansıyan kayıp ve kaçak bedellerine ilişkin son aylarda mahkemelere çok sayıda başvura bulunulduğunu kaydeden Yeşil, soruna şu ifadeler ile dikkat çekti:
“Kayıp ve kaçak bahane edilerek, bir bölge karanlıkta bırakılabilmektedir. Devlet, çiftçilerin tarımsal sulama borçlarından dolayı hak ettikleri destekleme primlerini vermeyip borca karşı ilgili şirkete ödeme yapmaktadır. Siyasal iktidar, şirketlerin tahsildarlığını üstlenmiştir. Son olarak zeytinlik alanlarını yok eden yasanın içerisinde yapılmak istenen düzenleme ile bölgenin hedef kayıp ve kaçak oranları yeniden yükseltilmek istenmektedir.
Yine aynı tasarı ile asgari tüketim düzenlemesi adı altında bu bölgedeki yurttaşların mağduriyetini daha da arttıracak bir uygulamaya geçilmek istenmektedir.
Bölgedeki hanelere asgari tüketim üzerinden aylık sabit bir faturalandırma uygulaması yani tüketen tüketmeyen tüm yurttaşların belli bir bedeli ödemesi zorunluluğunu öngörmektedir.”
Özelleştirme sonrasında da öncesinde olduğu gibi yandaş şirketler lehine düzenlemeler yapıldığını kaydeden Yeşil, kaçak ile mücadelenin yoksul halk kitlelerinin daha fazla mağdur edilmesiyle değil, “bölgesel kalkınma planları” gibi bütüncül yaklaşımlarla gerçekleştirilebileceğini, vurguladı. Gelir dağlımı bozukluğu giderilinceye kadar ülke genelinde yoksul vatandaşlara asgari tüketim kadar ücretsiz elektrik sağlanması gerektiğini kaydeden Yeşil, sosyal devlet anlayışı çerçevesinde 4 kişilik bir aile için aylık 230 kWh`lik enerjinin destekleme kapsamına alınmasını istedi.
Maliyet artışı başta olmak üzere sorunların temel kaynağının neoliberal politika olduğunu ifade eden Yeşil, konuşması şöyle tamamladı:
“İletim hariç dağıtım sistemi tamamen özelleştirildi. Üretim alanı da büyük ölçüde özel ellere bırakıldı. Sistem parça parça edilerek özel tekeller oluşturuldu. Özelleştirme yapılırken iddia şuydu: Kayıp ve kaçak düşürülecek. Elektrik enerji fiyatları rekabet nedeniyle ucuzlayacak. Güvenli ve kaliteli bir hizmet sunulacak v.s. Şu an bunların hiçbirisi gerçekleşmediği gibi uygulanan bu politikalar, tersine biraz önce bahsettiğim sorunları yaratmıştır. Son sözüm, sistemi darmadağın eden bu politikalardan vazgeçilmelidir.”

Türkyılmaz`dan Ulusal Enerji Platformu Çağrısı
Yeşil`in ardından söz alan MMO Enerji Çalışma Grubu Başkanı Oğuz Türkyılmaz ise konuşmasına 10. Kalkınma Planı`nda yer alan hedefleri dinleyiciler ile paylaşarak başladı. Plan`da yerli kaynak kullanımına ilişkin gerçekleşmesi mümkün olmayan hedeflere yer verildiğini ifade ederek, raflarda yer alacak planlar yerine gerçekçi bir planlama yapılması gerektiğine işaret etti. Planlamanın olabildiğince şeffaf bir şekilde tüm kesimlerin katılımı ile yapılamasının uygulanabilirlik açısından önemine işaret eden Türkyılmaz, Ulusal Enerji Platformu oluşturulmasını istedi. Sağlıklı bir planlama için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı`nın güçlendirilmesi ve kapasitesinin artırılması gerektiğini kaydeden Türkyılmaz, “Tarikat referanslı değil uzman kadroların istihdamı sağlanmalıdır” diye konuştu. Enerjiye erişimin temel insan hakları kapsamında değerlendirildiğini ifade eden Türkyılmaz, üretimde ağırlığın yerli ve yenilenebilir kaynaklara verilerek çevreye olan zararın en alt düzeye çekilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Bugüne kadar olası enerji açığı için sürekli yeni yatırım planlandığını kaydeden Türkyılmaz, bu modelin terk edilerek verimliği artırarak açığın kapatılmasına yönelinmesi gerektiğini söyledi. Sanayideki enerji verimliğinin artırılması yanı sıra elektrik üretiminde de verimlik önlemlerinin düşünülmesi gerektiğini kaydeden Türkyılmaz, termik santralların da yüksek verimlilik potansiyeli olduğunu ifade etti. Verimlilik projelerinin yetersiz kalması durumunda yeni yatırımlar yapılabileceğini kaydeden Türkyılmaz, lisans verme aşamasında yatırımların topluma vereceği faydanın zararından daha yüksek olacağına emin olunması gerektiğini vurguladı. “Toplum Yararı” kavramının yeniden sektörün gündemine yerleşmesini beklediklerini, ifade eden Türkyılmaz, yoksullara elektrik enerjisinin yanı sıra asgari tüketim kapsamında sosyal devlet ilkesi çevresinde doğalgazın desteklenmesi gerektiğini kaydetti.

“Havza Planlaması Yokluğu Faciaya Davet Çıkarıyor”
Maden Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Necmi Ergin ise Elektrik Piyasası Kanunu`nun hedefleri arasında arz güvenliğinin sağlanması ve hizmet kalitesinin artırılmasına yer verildiğini hatırlatarak, kamunun elektrik üretimi ve dağıtımından çekilmesiyle birlikte kalite sorunun ortaya çıktığını vurguladı. Madencilik alanında havza planlaması olmayışının facialara yol davetiye çıkardığını ifade eden Ergin, Türkiye`de enerji talebini sürekli artıran bir büyüme modelinin uygulanmaya çalışıldığını kaydetti. Bu büyüme modeli ve planlamasının hatalı bulduğunu dile getiren Ergin, “Ülkemizin içinde bulunduğu bölgedeki çatışmalara bakıldığında enerjinin ön plana çıktığını görüyoruz. Bölgedeki çatışmalar ‘enerji savaşları` olarak adlandırılıyor” dedi.
Doğru enerji politikalarının ancak ‘doğru` bir siyasi iktidarı tarafından uygulanma ihtimali olduğunu kaydeden Ergin, yerli kömürün zararlı etkilerini ortadan kaldıran teknolojilerin kullanılması gerektiğini vurguladı. Enerji yoğunluğu yüksek sektörlerin Türkiye`ye kaydırıldığını ve Avrupa’nın çimento ihtiyacının ağırlıklı olarak Türkiye`de yapılan üretimle karşılandığını kaydeden Ergin, “Türkiye kendi ürettiği enerjiyi kendi ihtiyaçları için tüketmelidir. Başka ülkelerin taşeronu konumuna kendimizi sokmamalıyız” dedi.
“Enerji Yoğunluğu Düşürülmeli”
Türkiye Sürdürülebilirlik Akademisi Başkanı Murat Sungur Bursa ise konuşmasına, enerjinin kaliteli, sürekli ve doğru fiyatla tüketiciye sunulması gerektiğini vurgulayarak başladı. Enerji bedellerine bir dönem bedelsiz olarak algılanan çevresel ve toplumsal maliyetlerin de eklenmesi gerektiğine işaret eden Bursa, sosyal devlet ilkesi kapsamında yoksul yurttaşlar için farklı desteklemelerin ve bir tüketim miktarına kadar olan kısmı için düşük faturalandırmanın söz konusu olabileceğini vurguladı. Enerji fiyatlarını genel olarak düşük tutmanın ise Türkiye`de enerji verimliliği düşük teknolojilerle sanayi üretimi yapılmasına neden olduğunu ifade eden Bursa, firmaların enerji verimliği yüksek makineleri tercih etmesi için enerji fiyatlarının yüksek olması gerektiğini ileri sürdü. Bugün enerjiyi yoğun olarak kullanan makineler ile yapılan üretimin rekabet etmeyi zorlaştırdığını ve işçi sağlığı ve güvenliği harcamaları ile işçi maliyetlerinden kısılmaya çalışıldığını ifade etti. Dışa bağımlılığın enerjide yüzde 72`yi, elektrik üretiminde ise yüzde 60`ları aştığını belirten Bursa, “Türkiye`nin enerji yoğunluğu Japonya`dan 3 kat daha fazla. Aynı ürünü imal etmek için Japonya`dan 3 kat fazla enerji tüketimi yapılıyor. Enerjiyi ithal edip, bu kadar da savurganca harcarsak cari açık ile baş etme şansımız kalmaz” diye konuştu. Enerjiden tasarruf edilemeyince alın terinden tasarruf edilmek istendiğine işaret eden Bursa, enerji yoğunluğuna ilişkin çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi:
“Türkiye 2000-2007 yılları arasında enerji yoğunluğunu yüzde 6 düzeyinde düşürebilirken, OECD ortalaması ile yüzde 20 düzeyinde oldu. Kısaca biz enerji yoğunluğu alanında OECD`nin en başarısız ülkesiyiz. Rakamlar, yüksek yoğunluk oranı düşürme potansiyeli OECD`nin genelinden daha büyük olan ülkemizin hiç mesafe alamadığını gösteriyor.”

Özen: AB ile Uyumluyuz
TOBB Türkiye Enerji Meclisi`ni temsilen oturuma katılan Erdinç Özen ise konuşmasına hem elektrik hem de doğalgazla ilgili mevzuatın Avrupa Birliği ile uyumlu olduğunu vurgulayarak başladı, “AB`ye tam üye olma sürecinde enerji faslı açılırsa en kısa zamanda uyumluluğun tespit edileceğine inanıyoruz” diye konuştu. AB ülkelerinin 2014 sonu itibari ile tek bir mevzuatı uygulamasının öngörüldüğünü kaydeden Özen, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Türkiye`de de hukuksal süreç tüm oyuncular için belirlenmiş durumdadır. Liberal bir elektrik ve gaz piyasasından söz edebiliriz. Bu piyasa çok sayıda aktörün yer aldığı ve rekabetin önündeki tüm engellerin kaldırıldığı bir piyasadır.”

“Termik Santrallar Sürdürülebilir Değil

Greenpeace Türkiye`den Av. Gökhan Candoğan ise yenilenebilir enerji alanındaki en iyi uygulamaların Avrupa ülkelerinde olduğunu ifade ederek, bu süreçte Yeşiller Partisi`nin aldığı politik tutumun önemli etkisi olduğunu kaydetti. Türkiye`de ise yenilenebilir enerji konusunda büyük ölçüde siyasi partilerin desteği olmaksızın bazı meslek odalarının ve derneklerin çabaları ile faaliyetler yürütüldüğünü belirten Candoğan, kömür ve nükleer yakıtlı termik santralların sürdürülebilir olmadığını vurguladı. Rüzgar ve güneşi cennetten, fosil kaynakları ise cehennemden çıkma olarak nitelendiren Candoğan, suyun da en son tercih edilmesi gereken kaynaklardan biri olduğunu ifade etti. Güneş ve rüzgarın ilk kurulum maliyeti yüksek olmakla birlikte dışsal maliyetlerinin diğerlerine kıyasla çok düşük olduğunu belirten Candoğan, buna rağmen hükümetin stratejik planının cehennemden çıkma kaynaklar üzerine yoğunlaştığını vurguladı. Greenpeace`in yayımlarında fosil kaynaklara dayalı kaynakların azaltılarak, bütünü ile devredışı bırakılabilineceğinin ortaya konduğunu ifade eden Candoğan, “Termik santraların iyisi diye bir şey yoktur. Kim şu filtreyi kullanırsak zararlar vermez diyorsa doğru söylemiyordur. Fitre edilemeyen kirleticiler ve sera gazlarından kurtulmak imkansızdır” diye konuştu. Türkiye`de yakın dönemde 80 yeni termik santral kurulmasının planlandığını ifade eden Candoğan, “Böylece Türkiye, Rusya, Hindistan`dan sonra 4. Büyük termik tehlikesi üreten ülke geline gelecektir. Termiklerden bir an önce aşamalı olarak vazgeçilmelidir” dedi.

 

[Best_Wordpress_Gallery id=”1″ gal_title=”Enerji ve Hukuk Sempozyumu”]