Çevre hukuku ve uygulamalarını Savunma Hareketi’ne değerlendiren Prof. Dr. Süheyla Suzan Gökalp Alıca, çevrenin korunması için denetim yapma iradesine vurgu yaptı…

Savunmahareketi.org- Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Süheyla Suzan Gökalp Alıca, çevresel etki değerlendirme (ÇED) olumlu ya da gerekli değildir raporlarıyla işlemlerin bitmiş olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, ÇED sürecindeki taahhütlere ilişkin denetimlerin yapılmasının çok önemli olduğunu vurguladı. Özel işletmenin kusurunun idarenin sorumluluğunu, idarenin kusurunun da işletmenin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığına dikkat çeken Gökalp Alıca, asıl önemli olanın denetim yapma iradesi olduğunu kaydetti. İdarenin sorumluluğunun özellikle denetim noktasında tanımlanıyor olduğunu ortaya koyan Prof. Gökalp Alıca, “Esasen idarenin denetim görevini yerine getirmemesinin yargısal denetime tabi tutulması, denetim görevinin iyi işlemediği yönünde bir belirlemeyi de beraberinde getirmektedir. Bu durum ise, denetim görevinin kapsamının ve araçlarının kurumsal ve yasal olarak kesin çizgilerle belirlenmesini, görevin gerektirdiği personelin seçimi ile göreve getirilmesinin objektif kriterlere göre yapılmasını ve bu görevlilerin performanslarının denetlenmesini gerektirmektedir” dedi.

Savunmahareketi’nin sorularını yanıtlayan Prof. Süheyla Suzan Gökalp Alıca, çevre sorunlarının ülke sınırlarını aşarak tüm dünyayı etkilediğini, ayrıca çevreyi korumanın ekonomik olarak getirdiği maliyetler nedeniyle haksız rekabet oluşmaması için mevzuatın küresel düzlemde düzenlenmesi ve uygulanmasına yönelik gelişmeleri aktarırken, Türkiye’de akademik olarak çalışan çevre hukukçularına olan ihtiyaca işaret etti. Gökalp Alıca, Marmara Denizi’nde yaşanan deniz salyası sorunuyla ilgili olarak kamu kurumlarının idari yaptırım uygulama yetkisini anımsatırken, Türk Ceza Kanunu uyarınca Cumhuriyet Savcılıklarının harekete geçerek Marmara Denizi’ni kirletenlerden hesap sorulması gerektiğini kaydetti. Prof. Gökalp Alıca, çevrenin kapsamının geniş olması nedeniyle pek çok bakanlığı ilgilendirdiğini, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde çevre mevzuatında yapılan değişikliklerle yetkinin Bakanlar Kurulu’ndan Cumhurbaşkanlığı’na verilmesinin sonucunda tüm bakanların bilgisi dahilinde işlem yapılmasının güçleştiğini anlattı.

Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Süheyla Suzan Gökalp Alıca, çevre hukuku ile ilgili Savunmahareketi’nin sorularını yanıtlarken, çevre mevzuatında yaşanan yetki karmaşasından denetim sorununa, Marmara Denizi’ndeki deniz salyası sorunundan çevre sorunlarının uluslararası düzlemde ele alınışına uzanan değerlendirmelerde bulundu.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen yönetim biçimine geçişle çevre mevzuatında ne gibi temel değişiklikler oldu?

Bakanlıkların ve kamu kurumlarının kuruluş ve görevlerine ilişkin ayrı teşkilat yasaları yürürlükten kaldırılarak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmiştir. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı teşkilatı içerisinde her alana ilişkin kurulların oluşturulması ile birlikte çevre politikasını belirlemeye yönelik farklı kurum ve kurullar oluşturulmuştur. 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde 97 ile 126. maddeler arasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın görevleri düzenlenmiştir.

Bunun yanı sıra Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sonrasında 2872 sayılı Çevre Kanunu’nda yapılan değişiklikler aşağıda belirtilmiştir:

  1. 9/2 maddesinde yer alan hükme göre; “d) Ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi olan, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanlarını, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynakların gelecek kuşaklara ulaşmasını emniyet altına almak üzere gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi amacıyla, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak tespit ve ilan etmeye, bu alanlarda uygulanacak koruma ve kullanma esasları ile plân ve projelerin hangi bakanlıkça hazırlanıp yürütüleceğini belirlemeye Cumhurbaşkanı yetkilidir.”
  2. 18/1 maddesinde yer alan hükme göre; “Çevre kirliliğinin önlenmesi, çevrenin iyileştirilmesi ve çevre ile ilgili yatırımların desteklenmesi amacıyla;

a) İthaline izin verilen kontrole tâbi yakıt ve atıkların CIF bedelinin yüzde biri ile hurdaların CIF bedelinin binde beşi oranında alınacak miktar,

b) Büyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idarelerince tahsil edilen su ve kullanılmış suları uzaklaştırma bedelinin yüzde biri, çevre katkı payı olarak tahsil edilir. Tahsil edilen bu tutarlar, ilgililerce en geç ertesi ayın onbeşine kadar ilgili mal saymanlıkları hesaplarına aktarılır ve bütçeye gelir kaydedilir.

Cumhurbaşkanı (a) ve (b) bentlerinde yer alan oranları ayrı ayrı veya topluca sıfıra kadar indirmeye veya kanunî oranına kadar yükseltmeye yetkilidir.”

3- Kanunun 20. maddesinde idari para cezaları düzenlenmiştir. Bu maddede öngörülen ceza miktarlarını on katına kadar artırmaya Cumhurbaşkanı yetkilidir.

4- Teşvik başlıklı 24. maddede yer alan hükme göre;Çevre kirliliğinin önlenmesi ve giderilmesine ilişkin faaliyetler teşvik tedbirlerinden yararlandırılır. Bu amaçla her yılın başında belirlenen teşvik sistemine Bakanlığın görüşü alınmak sureti ile Hazine ve Maliye Bakanlığınca yeni esaslar getirilebilir.

Atıkların kaynağında ayrı biriktirilmesi ve toplanması amacıyla sıfır atık yönetim sistemini kuran ve uygulayan belediyelere, il özel idarelerine, kurum, kuruluş ve işletmelere Bakanlıkça teşvik uygulaması yapılır. Bu hükmün uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelik ile belirlenir.

Arıtma tesisi kuran, işleten ve yönetmeliklerde belirtilen yükümlülükleri yerine getiren kuruluşların arıtma tesislerinde kullandıkları elektrik enerjisi tarifesinin, sanayi tesislerinde kullanılan enerji tarifesinin yüzde ellisine kadar indirim uygulamaya Cumhurbaşkanı yetkilidir.”

5- Kanunun Ek Madde 11’inde düzenlenen hükme göre; “Yurt içinde piyasaya arz edilen bu Kanuna ekli (1) sayılı listede yer alan ürünlerden poşetler için satış noktalarından, diğer ürünler için piyasaya sürenlerden/ithalatçılardan bu listede belirtilen tutarda geri kazanım katılım payı tahsil edilir. Bu listedeki ürünlerden herhangi birinin piyasaya arzının, farklı bir ürünün, malzemenin veya eşyanın ithalatı ile birlikte gerçekleşmesi halinde geri kazanım katılım payı ithalatçıdan tahsil edilir. Bu listede yer alan tutarlar takvim yılı başından geçerli olmak üzere her yıl bir önceki yıla ilişkin olarak 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298’inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır. Bu şekilde hesaplanan tutarların %5’ini aşmayan kesirler dikkate alınmaz. Cumhurbaşkanı, bu suretle tespit edilen tutarları yarısına kadar artırmaya veya indirmeye yetkilidir.”

Çevre Hukukunda da Yetki Cumhurbaşkanı’nda

Belirtilen bu maddelerde daha önce yer alan “Bakanlar Kurulu” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden önce mevzuatımızda Bakanlar Kurulu’na verilen yetki ve görevler Cumhurbaşkanı’na verilmiştir. Bakanlar Kurulu’nda tüm bakanlar yer almakta ve konuyla ilgili olarak hangi bakanlık görevli ise konudan haberdar olması ve müdahale etmesi daha kolay olabilmekte idi. Yeni sistemde bu durum mümkün olamamaktadır.

6- Kanunda daha önce düzenlenen “Yüksek Çevre Kurulu” yürürlükten kaldırılmış ve “mevzuatta Yüksek Çevre Kuruluna yapılmış olan atıflar, Cumhurbaşkanınca belirlenen kurul veya mercie yapılmış sayılır” hükmü getirilmiştir.

Bu değişiklikler çevre mevzuatının uygulanmasındaki yetki ve mevzuat dağınıklığı olarak ifade edilebilecek zaten giderek artan karmaşayı ne yönde etkiledi?

Çevre yönetiminde yetki çatışması eskiden beri var olan bir yönetim sorunudur. Bunun nedeni “çevre” nin kapsamının çok geniş olması ve bu konunun pek çok kamu kurumunun görev ve sorumluluğu kapsamında bulunmasıdır. Yetki çatışmasını önlemeye yönelik tedbirler çok etkili olamamıştır. Özellikle birkaç bakanlığı ilgilendiren sorunlarda koordinasyonla yetkili kurul ve komisyonların kurulması yoluna gidilmektedir. Bakanlar Kurulu kararları yoluyla da farklı kurumlar bir arada görev alabilmekte ve yetki çatışması önlenmeye çalışılmakta idi. Şimdi genellikle Cumhurbaşkanlığı Kararı ve Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile koordinasyonu sağlamaya yönelik kurullar oluşturulmaktadır. En son olarak “Marmara Denizi Eylem Planı Koordinasyon Kurulu” kurulmuş ve ilgili tüm kurum ve kuruluşlar bu kurulda yer almıştır.

Asıl Önemli Olan Denetim Yapma İradesi

Türkiye’de yaşanan gelişmeler idare hukuku açısından denetim alanında giderek artan sorunlara işaret ediyor. Çevre alanında da denetim konusu büyük bir sorun olarak dikkat çekiyor. Çevre mevzuatının uygulanmasında denetimin yeri ve sorunları nelerdir?

İdare çevreyi koruyucu yasal ve idari düzenlemeleri yürürlüğe koyduktan sonra bunların ne ölçüde uygulanıp uygulanmadığını denetlemek ve uygulamada ortaya çıkan sorunları tespit ederek buna yönelik önlemleri almak zorundadır. Bu çerçevede çevresel denetimin kapsamını ve usulünü belirlemek ve uygulamak çevrenin korunmasında en etkili yöntemdir. Çevre denetimi sürecinin üç önemli aşaması bulunmaktadır. Bu aşamalardan ilki çevre ile ilgili mevzuata tabi faaliyet ve tesislerin, mevzuatın gerektirdiği kurallara uygun davranıp davranmadığının kontrol edilmesi, ikincisi faaliyetlerin çevre üzerindeki etkilerinin izlenmesi ve sonunda da bu faaliyetler neticesinde mevzuata aykırılık bulunması durumunda yaptırım uygulanmasıdır. Ancak çevrenin korunmasına ve kirliliğin önlenmesine ilişkin getirilen kurallar manzumesi günümüzde o kadar artmıştır ki, hem bu kuralları yürürlüğe koyan ve uygulayan idare, hem de bu kurallarda getirilen yükümlülüklere uymak zorunda olan kişi ve kuruluşlar bir karmaşa içerisindedir. Bu denetimi yapacak personelin nitelik ve nicelik açısından önemi çok büyüktür. Ama asıl önemlisi denetim yapma iradesinin bulunmasıdır.

ÇED’le İş Bitmez

Ayrıca önemli bir husus da ÇED sürecinin son aşaması olan “Yatırımın İzlenmesi ve Kontrol Edilmesi” aşamasının layıki ile yerine getirilip getirilmediğidir. Bu aşamada “ÇED Olumlu Kararı” ya da ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiş faaliyet sahiplerinin taahhütlerine uyup uymadıkları izlenip kontrol edilmektedir. Ülkemiz uygulamasında, “ÇED Olumlu Kararı” işlemiyle, projeye çevre açısından genel bir izin verildiği, hatta projenin çevreye uygunluk açısından aklandığı anlamında bir kanaatin oluştuğu gözlenmektedir. Ancak bu idari işlem, mevzuatta çevre açısından alınması gereken diğer izinlerin ortadan kalkmasını veya alınmamasını gerektiren bir sonuç doğurmamaktadır. ÇED izleme ve denetim aşaması; hem kararın verilmesinden itibaren belirli bir sürede faaliyete başlanıp başlanmadığını, hem de projenin inşaat, işletme ve sona erdirme çalışmalarında, belirtilen tedbirlere uygunluğun sağlanıp sağlanmadığını tespit etmeye ilişkindir. Bu nedenle bir taahhütler manzumesi olan ÇED Raporunda yer alan taahhütlere uyulup uyulmadığının denetlenmesi çok önemlidir.

Çevrenin korunmasına yönelik sorunlar içinde uygulama mı denetim sorunu mu daha ağır basıyor?

Her ikisi de önemli. Çevre mevzuatının kapsamının bu kadar geniş olması, yürütülecek denetim hizmetinin kapsam ve önemini de artırmaktadır. Bu hizmetin en önemli sonucu ise öncelikle çevreyi koruyucu gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak, bunun yanı sıra caydırıcılık ve tazmin etkisi olan yaptırımların uygulamaktır. 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun “çevre denetimine” ilişkin 12’nci maddesi, denetim gibi önemli gücün idare tarafından kullanılabilmesinin yasal dayanağını oluşturmaktadır. Bu madde genel nitelikli bir hüküm getirmekte, denetimin usul ve esaslarını yönetmeliğe bırakmaktadır. Söz konusu madde, Çevre Kanunu hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na vermiştir. Mevzuatta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın çevre denetimi konusunda asıl yetkili kamu kurumu olduğu açık bir biçimde yer almakla beraber, tüm denizlerde, korunan alanlarda, kirliliğin yoğun olduğu bölgelerde bu görevin tam olarak yerine getirilmesi mümkün olamadığından, kanunla yetki devrine gidilebilmesinin önü açılmıştır. Kanunun denetim yetkisinin düzenlendiği 12. maddesine göre;

Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığına aittir. Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; il özel idarelerine, çevre denetim birimlerini kuran belediye başkanlıklarına, Denizcilik Müsteşarlığına, Türkiye Çevre Ajansına, Emniyet Genel Müdürlüğüne, Jandarma Genel Komutanlığına ve Sahil Güvenlik Komutanlığına devredilir. Denetimler, Bakanlığın belirlediği denetim usûl ve esasları çerçevesinde yapılır.

Askerî işyerleri, askerî bölgeler ve tatbikatların bu Kanun çerçevesindeki denetimi ve neticelerine ait işlemler; Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Bakanlık tarafından müştereken hazırlanacak yönetmeliğe göre yürütülür.”

Çevre Kanunu’nun denetim maddesinde belirtilen usul ve esaslar Çevre Denetimi Yönetmeliği’nde düzenlenmiştir. Çevre denetimi konusunu düzenleyen söz konusu hükümler, idarenin denetim yetkisini kullanırken çok özenli davranmasını gerektirmektedir. Esasen çevre denetim görevinin yerine getirilmemesinin yol açabileceği sorunlar nedeniyle konunun idarenin sorumluluğu çerçevesinde ele alınmasını ve sorumluluğun sınırlarının net biçimde belirlenmesini gerekli kılmaktadır. İdarenin sorumluluğu çevre zararına neden olan işletmenin sorumluluğunu sonlandırmamaktadır. Sonuç olarak, idarenin kusuru işletmenin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı gibi işletmenin kusuru da idarenin sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.

İdarenin Hizmet Kusurunun Kapsamı

Çevre denetiminden sorumlu idare olarak hangi kamu kurumlarının sorumlu olduğu yukarıda belirtilmiştir. Denetim görevini yerine getirmeyen yetkili idarenin elbette sorumluluğu bulunmaktadır. Kusurlu sorumluluk, idarenin hukuka aykırı bir eylem ya da işlemi dolayısıyla verdiği zararın giderilmesi sorumluluğudur. İdarenin kusur sorumluluğu, yargı kararlarında “hizmet kusuru” olarak adlandırılmaktadır. Bir Danıştay kararına göre “hizmet kusuru sebebiyle, idare aleyhine tazminata hükmolunabilmesi için, idarenin ifaya mecbur olduğu hizmetin idarece yapılmaması, geç yapılması veya kusurlu ifası” gerekmektedir. Hizmet kusuru, “idarenin yerine getirmekle yükümlü olduğu kamu hizmetinin kuruluşunda, düzenlenmesinde, tertibinde, teşkilatın bünyesinde, bu hizmete ayrılan araçlarda, hizmette görevli olan şahıslarda, hizmetin yerine getirilmesi sırasında verilen emir ve talimatlarda ayrıca yine gereken tedbirlerin alınmaması, kontrolün, denetimin ve gözetimin yapılmaması nedeniyle bir aksaklık bir bozukluk ortaya çıkması” olarak kabul edilmektedir. Hizmet kusurunun kapsamı çok geniştir. Sonuç olarak, kusur herhangi bir kişiye yüklenemese bile idarenin sorumluluğunu gerektirmektedir. Bu çerçevede idarenin denetim hizmetinden doğan ve çevre zararlarına yol açan sorumluluk kural olarak, idarenin hizmet kusuruna dayandırılmaktadır. Esasen idarenin denetim görevini yerine getirmemesinin yargısal denetime tabi tutulması, denetim görevinin iyi işlemediği yönünde bir belirlemeyi de beraberinde getirmektedir. Bu durum ise, denetim görevinin kapsamının ve araçlarının kurumsal ve yasal olarak kesin çizgilerle belirlenmesini, görevin gerektirdiği personelin seçimi ile göreve getirilmesinin objektif kriterlere göre yapılmasını ve bu görevlilerin performanslarının denetlenmesini gerektirmektedir. İdare denetim görevini yerine getirmezse ve bu nedenle bir zarar doğarsa, oluşan zarardan dolayı idarenin sorumluluğuna gidilmesi gerekir.

1982 Anayasası’nın “yargı yolu” başlıklı 125’inci maddesinde idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu öngörülmüş ve idarenin “kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu” hükmü getirilmiştir. Bu kuralın temelinde Anayasa’nın 2. maddesinde devletin niteliklerinden biri olarak belirtilen “hukuk devleti” ilkesi bulunmaktadır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1/(b) bendinde belirtildiği gibi, “idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar” tam yargı davası açabilirler. Tam yargı davasının en belirgin ve önemli özelliği, idarenin eylemi, işlemi, ihmali gibi çeşitli nedenlerle hakları zarara uğrayanların, idari yargı yerlerinde, idareye karşı dava açarak, kendilerine karşı yapılmış olan haksızlığın giderilmesini isteyebilmeleridir.

Çevre Sorunları Küresel

Korona sürecinde de ekonomik kaygıların sağlığın önüne geçtiği açık olarak görülen durumlar yaşandı. Bu temel çelişkinin yıllardır çevre alanında da yaşandığını düşündüğümüzde; ulaştırmadan enerjiye, tarımdan turizme, ticaretten sanayiye varıncaya kadar ekonomi ve uluslararası ticaretle de içiçe geçmiş durumda olan dış ilişkilerin karşısında çevre ve çevre hukuku nerede konumlanıyor? Bu konumu diğer ülkelerle kıyaslayabilir misiniz?

Aslında çevre mevzuatımız oldukça kapsamlıdır. Anayasa’dan başlamak üzere her düzeyde hukuki düzenlememiz mevcut. AB mevzuatının uyumlaştırılması kapsamında da teknik çevre düzenlemelerinin pek çoğu iç hukukumuza aktarılmıştır. Ama uygulamada sorunlar var maalesef. Hukukun uygulanması ve hukukun üstünlüğü konusunda yaşanan sorunlar çevre konusundaki mevzuatın uygulanması konusunda da yaşanmaktadır.

Günümüzde çevre sorunları sadece yerel veya ulusal bir sorun olarak kabul edilmemektedir. İklim değişikliği, hava, su, toprak ve denizlerin kirlenmesi, ormanların ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi dünyada yaşayan herkesi etkileyen küresel nitelikte sorunlardır. Çevre sorunları hem çok kapsamlı, hem çok karmaşık olup, çok boyutludur. Bu nedenle ulusal politikalar ve uygulamalar, bu sorunların çözümünde tek başına yeterli değildir. Küresel ısınma ve bu nedenle ortaya çıkmaya başlayan vektörel kaynaklı salgınlar, biyolojik çeşitlilik kaybı, kuraklık ve su sorununa dayalı olarak yaşanabilecek gıda sorunu gelecekte çok vahim sorunlara yol açabilecektir. Yağmur ormanlarının tahribi ve çölleşme elbette tüm dünyayı etkileyecek küresel sorunlardır.

Akademisyen Çevre Hukukçularına İhtiyaç Var

Çevrenin korunmasına ilişkin kuralların ekonomik açıdan bir maliyeti bulunmaktadır. Çevrenin korunmasına ilişkin tedbirlerin yalnızca bazı devletlerin ulusal hukukunda yer alması durumunda bu devletlerin uluslararası ticarette mağdur olabileceği bilinmektedir. Çünkü çevrenin korunması konusunda ilgili tedbirlere yer vermeyen ülkeler, bu tedbirlerden kaynaklanan ekonomik bir yük yüklenmediklerinden, bu tedbirlerin ele alındığı ülkelere göre uluslararası ticarette daha avantajlı olacaklardır. Aynı durum iç hukukta da geçerlidir. Çevrenin korunmasına ilişkin standart ve kurallara uymayan firmalar, uyanlara göre daha avantajlı durumda olacaklardır. Bu da “haksız rekabete” neden olacaktır. Aynı şekilde uluslararası ticarette rekabetin ihlali sonucu doğacaktır. Bu nedenle rekabet ihlallerinin önlenmesi amacıyla, uluslararası ticarette sorunların yaşanmaması için küresel işbirliği zorunludur. İşbirliğinin arttırılması amacıyla uluslararası çevre hukuku gittikçe gelişmektedir. Son dönemde pek çok uluslararası çevre sözleşmesi yürürlüğe girmiştir ve uluslararası politikalarda çevre konusu göze çarpmaktadır.

Ülkemizde de çevre hukukunun hak ettiği önemi göremediğini söylemek gerekir. Akademik olarak çalışan çevre hukukçularına ihtiyacımız bulunmaktadır. 25 yıl önce kurulmuş olan “Çevre Hukuku Anabilim Dalı” ve “Çevre Hukuku Doçentlik Alanı” ne yazık ki günümüzde yoktur. Geriye gidiş var yani. Konuyla ilgilenen herkesin bu hususta çaba göstermesi gerekmektedir. Ben şahsen bu konuda büyük bir gayret içerisindeyim, ancak henüz başarılı olamadım. Umarım olumlu sonuçlanır.

Cumhuriyet Savcılıkları Harekete Geçmeli

Son günlerde kamuoyunun gündemini de yakından ilgilendiren deniz salyası sorununda da siyasal bir gündem olarak merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında yetki ve görev tartışmaları yaşanıyor. Çevre mevzuatı açısından sorunun çözümü için atılacak adımlar ve bu sorunu neden olan birimlere idari yaptırımlar uygulanması açısından hangi birimler görevli ve yetkilidir?

Pek çok kamu kurumu yetkilidir. Çevre Kanunu’nun “İdari cezalarda yetki” başlıklı 24. maddesine göre; “Bu Kanunda öngörülen idarî yaptırım kararlarını verme yetkisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığına aittir. Bu yetki, 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından da kullanılır.” Söz konusu hüküm uyarınca çevre denetimi yetkisi olan ve yukarıda belirtilen kurumlar idari para cezası vermeye de yetkilidir. Diğer bir ifade ile başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere, denetim yetkisinin devredildiği kamu kurumlarının idari yaptırım uygulama yetkisi bulunmaktadır. Ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun 181. maddesinde düzenlenen “Çevreyi Kasten Kirletme Suçu” ile 182. maddesinde düzenlenen “Çevreyi Taksirle Kirletme” suçunun soruşturulması ve yargılaması adli makamlar tarafından yapılmalıdır. Bu nedenle de Cumhuriyet savcılıklarının harekete geçmesi, diğer bir ifade ile Marmara Denizi’ni kirletenlerden bu şekilde de hesap sorulması gerekir.

Bu sorunun çözümü ve atılması gereken adımlar konusunda son dönemde pek çok tartışma bulunmaktadır. Marmara Denizi’ne üç farklı havzanın atıkları boşalmaktadır. Öncelikle bu atık yükünün azaltılması gerekmektedir. Ayrıca izleme ve denetim uygulamasının daha etkin yapılması gerekmektedir. Bunun yanı sıra, bütünleşik kıyı alanları yönetimi de önem arz etmektedir.

Ancak en önemlisi ilgili mevzuatın uygulanmasını sağlamak amacıyla yaptırımları tam olarak uygulamak gerekir. Gerekiyorsa kirleten tesisler kapatılmalıdır. Bunun için denetim sisteminin etkin şekilde çalıştırılması gerektiği açıktır. Denetim görevinin yerine getirilmemesinin sonuçlarına yukarıda değinmiştim. Denetim yoluyla ilgili mevzuata uyulup uyulmadığının tespit edilmesi, uymayan tesislere de yaptırım uygulanması gerekir.

(07.07.2021)