1996 yılında Susurluk’ta meydana gelen trafik kazasından kamuoyuna yansıyan fotoğraf karesi, devlet bünyesindeki çeteleşme sürecinin boyutlarını görmezden gelinemeyecek, başka yönlere eğilip bükülemeyecek nitelikte önümüze koymuştu.

Susurluk fotoğrafında, devletin bazı birimlerinin, yasal olmayan yöntemlerle ve özellikle suç işlemiş kişiler ve bu kişilerin içerisinde yönetici olarak yer aldığı örgütlerle eklemlenerek ve kaynaşarak, hukuk devletini reddeden gizli bir devlet yapılanmasına yöneldiği toplumsal çoğunluk nezdinde açık seçik hale gelmişti.

Devletin devlet içerisinde yasal olmayan yöntemlerle yapısal bir değişiklik içinde bulunduğu Susurluk kazasından fotoğrafa yansıdığı zaman; siyasal iktidar, tüm duyarlılığı ve olanca gücüyle, devleti, hukuk dışı kimliğinden arındırmalıydı. Ancak, o günkü iktidar kompozisyonu ve iktidar ortaklarının (Çiller’in Susurluk mitingiyle de taçlandırdığı gibi) Susurluk fotoğrafı ile akrabalığı, sorunun çözümüne engel oluşturuyordu.

Toplumun yıllardır derinden özlemini duyduğu demokratik hukuk devleti istenci ve iradesi, yeni bir siyasal iktidarı göreve getirdiği zaman, demokratik kamuoyunun siyasal iktidardan beklentisi, devleti saran habis urdan kurtulmak için gerekli neşteri atması idi.

Nitekim, henüz olayın sıcaklığı geçmeden atılan bazı adımların bu umudu en azından belli bir süre için diri tuttuğunu söyleyebiliriz.

TBMM’de partiler arası bir komisyon kurularak Yasama Meclisi’nin sürece dahil edilmesi; yürütmenin başı Başbakan’ın görevlendirme yaparak müfettiş sıfatıyla Kutlu Savaş’a olaya ilişkin detaylı bir rapor hazırlama yönünde talimat vermesi; hemen hepimizde bir arınma faaliyetinin eşiğinde olduğumuz hissi uyandırıyordu.

Ancak Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın raporu, demokratik kamuoyunun beklentisini tam anlamıyla kaygıya dönüştürmüştü.

Çünkü Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu, devletin kendi yurttaşlarını bile yasal olmayan yöntemlerle öldürebileceğini; yanlışlığın, öldürmek için seçilen ve görevlendirilen kişilerin özelliklerinden kaynaklandığını duyumsatacak kadar Susurluk fotoğrafında somutlaşan hukuk-dışı devlet yapılanmasını onaylayan bir zihniyeti yansıtmaktadır. Bir başka deyişle, Susurluk fotoğrafı nedeniyle devlet, teşhis edilen yüzlerin geçmiş kimliklerin nitelikleri açısından eleştirilmektedir. Yani bu fotoğraftaki yüzlerden biri Bahçelievler katliamı sanığı olarak aranan yüzlerden biri olmasaydı; kaza, görkemli bir cenaze töreniyle toprağın altında çürümeye terk edilecekti.

Başbakanlık Teftiş Kurulu raporundaki zihniyet, öyle anlaşılıyor ki, Susurluk’ta görselleşen fotoğrafın kimliğinde rötuş yapmayı önermekten öteye geçmemiştir. Raporda, devletin cinayet işlemesini önlemek değil; cinayet işleyeceklerin de cinayete karar verenler gibi, “bordrolu” devlet görevlisi olması gerektiğini duyumsatan önermelerde bulunulmuştur. Buna rağmen Susurluk Raporu bu derin kirli ilişkileri ortaya koyan bir adım olmuştur.

Ancak bu rapordan sonra hukuk devletinin gereği olan yargılama sürecinin işletilmemesi ve Susurluk Raporu’nda ortaya çıkan derin ilişkilerin bile üzerinin örtülüp, bu raporda adı geçen kişilerin de dahil olduğu pek çok isme iade-i itibar verircesine, daha etkin gayriresmi konumların açılmış olması büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Oysa demokratik hukuk devletinde, hangi nedenle ve ne amaçla olursa olsun suç işlemiş olanların sorgusu, yargısı ve infazı, Anayasa’dan kaynağını alan yasalarla belirlenen kurumlar tarafından gerçekleştirilir. Devlet, yasalarda karşılığı bulunmayan yollarla, yöntemlerle iş göremez; kimseyi de görevlendiremez.

Bir devlet yasadışı yöntem ve eylemlere itibar ediyorsa bunun resmi unsurlarca mı yoksa gayriresmi unsurlarca mı ya da gayriresmi unsurlara ihale yoluyla mı yapılacağı yalnızca bir teferruattır. Her halükarda devleti suç örgütü konumuna indirgersiniz. Bu da bir toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir.

Susurluk bir uyarı işaretiydi. Parlamasıyla içinde bulunduğumuz trajik ötesi durumu bütün çıplaklığıyla bize göstermişti. Siyaset ve devlet yöneticileri kendini arındırma yolunda bunu bir fırsata dönüştürebilirdi pekala. Yapmadı veya yapamadı. Söndürmeyi tercih etti.

Sonuçları hep birlikte yaşıyoruz. Hem de çok daha vahim boyutlarda. Vahim evet, bu kez işlerine ortak ettikleri bir suç örgütü liderinin ifşaatlarıyla anlıyoruz ki çürüme dikey ve yatay yönde derinleşerek bütün vücudu sarmış.

Dikey anlamda devlet bünyesinde aşağıdan yukarı uzanan çürüme, yatay anlamda İstanbul ve Adana’yı dünyanın başta gelen uyuşturucu kullanım merkezlerinden biri haline getiren toplumsal çürüme.

İfşaatlar; tıpkı Susurluk kazası gibi bu tabloyu gözümüze sokan, pis kokuların yükseldiği derin ilişkilerin fitilini ateşleme işlevini görüyor. Varsın bu suç örgütü liderinin ağzından çıkmış olsun ya da uluslararası gizemli ilişkilerin, çatışma ve rekabetin sonucu olsun.

Sonucu değiştirmiyor. Anlıyoruz ki balçığın, bataklığın tam ortasında kalmışız. Refleks göstermesi gereken kurumlardan ise ses seda yok. Devletler, devlet olarak kendisini, ulusun ve ülkenin varlığını anayasal ve yasal olarak belirlenmiş kurallara bağlı olarak oluşmuş kurumlarıyla korur.

Yoklar besbelli ama, soruşturma ve kovuşturma yapacak yargı kurumu da yok Ankara’da!

Tehlikedeyiz, karamsarız, kaygılıyız…

06.06.2021