Ülkemiz hukuk fakültelerinde iki ana bilim dalı vardır: “Özel Hukuk” ve “Kamu Hukuku”. “Özel Hukuk”, hukuk karşısında eşit olduğu kabul edilen gerçek ve tüzel kişilerin arasındaki hukuki ilişkilerle ilgilidir. Bu tür ilişkilerde anlaşmazlık olduğunda çözüm yeri de Adli Yargı’dır.

“Kamu Hukuku”nda ise yöneten-yönetilen ilişkisi söz konusudur ve bu ilişkide taraflar eşit değildir. Yöneten -İdare- güçlüdür ve bu nedenle idarenin işlem ve eylemlerinin denetlenmesi gerekir. Ülkemizde “Adli Yargı” dışında bir de “İdari Yargı” vardır ve Anayasa Hukukun’dan kaynaklanan denetim mekanizmalarını bir tarafa koyarsak yönetilen (vatandaş, birey), idareye karşı hakkını “İdari Yargı”da arar. Anayasa’da da idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğu gösterilmiştir.

Anayasa’da yüksek mahkemeler arasında yer alan Danıştay, 1868’den itibaren tek “İdari Yargı” organı olarak yönetilenlerin idareye karşı haklarını koruyup kollamış, 1982’de 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu ile ilk derece idare mahkemeleri kurulmuştur. Birkaç kez İYUK’da yapılan değişiklikler ile “İdari Yargı”nın hukuki denetimine kısıtlamalar getirilmeye çalışılmışsa da, 150 yıla yaklaşan birikimi ve içtihatlarıyla halen yönetilen için en önemli hak kapısıdır.

Son 10 yıldır bu hak kapısını kapatacak çok değişiklikler yapılmıştır. Öyle ki idare yaptığı değişikliklerle “İdari Yargı”nın aslında idarenin yargısı olabildiğini görmüş ve sahiplenmiştir. Mevzuattaki değişiklikler, kürsüdeki değişikliklerle desteklenince idarenin aleyhine bir kararın çıkma olasılığı iyice azalmıştır.

Son olarak idare için çok önemli olan acele kamulaştırma, özelleştirme, ihale gibi konulara dava açılmasının önüne geçmek üzere İVEDİ YARGILAMA denilen bir düzenleme getirilmiştir. Günlerce konuşulan, hak arama özgürlüğünü yok ediyor, Anayasa Mahkemesi (AYM) bunu iptal eder denilen bu düzenlemeye ana muhalefet partisi dava açmışsa da bazı işlerin çabuk sonuçlanması gerektiği gerekçesiyle AYM reddetmiştir.

Elbette şaşırtıcı bir durum yoktur, yıllardır vatandaşın özgürlüklerini kısıtlamak için var gücüyle çalışan bir iktidarın, yargıyı dizayn etme çalışmasını doğal bulmak gerekir. Ben burada biraz da kendimize çuvaldızı batırmak için yazıyorum.

Niye mi?

İYUK 20/A maddesinde ivedi yargılama usulü uygulanacak işler gösterilmektedir. Dava dilekçesinde maddenin tümünün iptali istenmiş ancak tek tek fıkralar ve kavramlar irdelenmemiştir. Aynı şey AYM kararı için de geçerlidir.

Maddenin (a) fıkrası şöyledir: İhaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemleri.

Yani İhaleden yasaklama kararları dışındaki tüm ihale işlemleri ivedi yargılama usulüne tabidir. Gayet geniş kapsamlı ve belirsiz olan bu kavramın üzerinde durulsaydı herhalde AYM biraz düşünürdü. Çünkü ihale işlemleri özel hukukta da kamu hukukunda da uygulama alanı olan hukuki bir isimlendirmedir. İhale işlemleri ile ilgili doğrudan 3 kanun bulunmaktadır. Nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz, binlerce hukuki durum içeren böyle bir ifadenin hiç tartışılmaması da, çok önemli çalışma ve tartışma gerektiren bu tür konularda aslında ne kadar sığ ve baştan savma iş yapıldığını göstermektedir. AYM kararlarında hukuk devleti ilkeleri arasında gösterilen ‘belirlilik’ ‘hukuki güvenirlilik’ gibi kavramları terse yatıran bu baştan savma karar ile bir çok davada hak kaybı olmuş/olacaktır.

Aman ha siz siz olun idari davalarınızı 30 gün içinde açın, bir yerinden ihaleye bulaşmayan iş mi kaldı idarede?!

(9 Ağustos 2015)