Çağlayan Adliyesi’nde savcının rehin alınması olayının ardından avukatlara yönelik kısıtlama ve itibarsızlaştırma çabaları, hakim ve savcıları da içerisine alarak genişliyor.

İç güvenlik paketinin Meclisten geçirilmesiyle eş zamanlı olarak yargının önemli bir gücü olan ve savunmayı temsil eden avukatlara yönelik saldırılar, iktidarın genel olarak muhalefete yönelik sindirme ve bastırma politikalarının yeni bir adımını oluşturuyor.

Muhalif kesimlerin her türlü baskı yöntemiyle susturulmaya, sindirilmeye çalışılmasının arkasında, AKP iktidarının toplumsal dönüşüm için gereken son hamlenin atılabilmesi için uygun ortamın sağlanması yatıyor.

2010 Anayasa Referandumu’nun ardından, Anayasa’da yapılan değişikliklerle, siyasi iktidar anayasal kurumların yapısını ve işleyişini değiştirme olanağına sahip oldu. Üst yargı organları yeniden dizayn edildi ve yeni üyeler görevlendirildi. “Yeni Türkiye” olarak adlandırdıkları düzenin kurulması yolunda, anayasal kurum ve kurallar, Anayasa’ya rağmen değişmiş durumda. Anayasa bir metin olarak, siyasi iktidar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Artık Cumhurbaşkanı’ndan AKP’nin her türden temsilcisine kadar ağız birliği halinde Anayasa’yı tanımadıklarını ilan eden bir yapı söz konusu.

Tarih, Türkiye’nin içerisinden geçtiği süreci muhtemeldir ki Anayasa’nın rafa kaldırıldığı dönem olarak adlandıracak.

“Yeni Türkiye” Anayasası

Altı boşaltılmış bir Anayasa’nın tamamen değiştirilerek kurum ve kuralların yeniden belirlenebilmesi, ülkedeki güçler dengesinin egemenler lehine değişmesini ve toplumun “ikna” edilmesi sürecinin tamamlanmasını gerektiriyor. Bugün AKP iktidarı tarafından istenilen boyutta bir Anayasa değişikliğinin toplumsal uzlaşma ile ortaya çıkartılması olanağı bulunmuyor. Nitekim tarihte de anayasaların yapılması ya da köklü değişikliklere uğratılması ya olağanüstü süreçlerin sonunda gerçekleşmiş ya anayasayı kendi çıkarlarına göre dilediği gibi yapmak isteyen egemen güçlerin, diğer kesimleri susturduğu, sindirdiği koşullarda zor yöntemleriyle olmuştur. Bu değişikliklerin halka onaylatılması süreçleri de -12 Eylül döneminde olduğu gibi- zorlama ortamının devamı şeklinde gerçekleşmiş ya da -2010 yılında olduğu gibi- algı yönetimiyle toplumun desteği sağlanmıştır.

Bugün, Anayasa’nın gerektirdiği kurum ve kuralları, Anayasa’da belirlenmiş anlam ve içeriğin dışında yeniden tanımlamış olan iktidar güçleri, Anayasa’nın bir metin olarak değiştirilmesine yönelik gücü tam olarak elde edebilmiş değil.

Anayasal kurum ve kuralların iktidar eliyle değiştirildiği ancak Anayasa’nın değiştirilemediği bir denge söz konusu.

Bu dengeyi iktidar lehine bozacak Meclis aritmetiğinin, önümüzdeki seçimlerde değişmesi de beklenmiyor. Tayyip Erdoğan bile 400 milletvekili söylemini revize etmiş durumda.

Özellikle 2010 Referandumu sonrasında, kurum ve kurallarıyla bütün bir hukuk sisteminin alt üst edilmesi süreci, toplumsal tepkilerin en sert bir şekilde bastırılmasını gerektirmişti.

Egemen güçler, Anayasa’yı başkanlık sistemini de içerecek şekilde değiştirebilmek için, muhalefeti daha da derinleşen baskı yöntemleriyle susturma, savunmasız bırakma; yargı yollarını kapatma ve giderek devletin kurumsal işleyişinde kaos yaratacak adımlar atma çabası içerisindedir. Özellikle yargı alanında yaratılacak bir kaos ile diğer partilerin ve toplumun Anayasa değişikliğine zorlanması, “ikna edilmesi” gerekecek.

Yürürlükte olan Anayasa’ya, hukukun genel kural ve ilkelerine, uluslar arası sözleşmelerle güvence altına alınmış insan haklarına aykırı iç güvenlik düzenlemesi “Yeni Türkiye”nin kuruluş sürecinin tamamlanmasında önemli bir kilometre taşı olarak görülmelidir.

Savunmanın Direnişi Belirleyici Olacak

Avukatlara yönelik saldırılar da toplumun en diri güçlerinden birini oluşturan savunmanın dağıtılması, baroların parçalanması, toplumsal muhalefetin hukuki koruma zırhının zayıflatması amacını taşıyor. Önümüzdeki süreç, iktidarın bu saldırılarına karşı, hukukçuların ve diğer tüm ezilen güçlerin yükselen mücadelesiyle şekillenecektir.

(RedHaber Dergisi’nin 15 Nisan 2015 tarihli 4. Sayısı’nda da  yayımlanmıştır.)