İngiltere Başbakanı David Cameron, bir kaç gün önce yaptığı açıklamada, Facebook, WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarının gizli servislerle birlikte çalışarak teröristlerin haberleşme aracı olmaktan çıkmaları gerektiğini ifade etti. Çözüm olarak bu uygulamaların yasaklanmasını bile önerebilen İngiltere Başbakanı’nın bu açıklamalarının ülkemiz sıcak gündemine doğrudan yansıması kaçınılmazdı. Nitekim, Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı’nın görüşüldüğü AB Uyum Komisyonu toplantısında bir iktidar partisi milletvekili, bu sözleri tekrarlayarak, “benzer bir açıklamayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yapmış olsaydı ne olurdu” diye sordu. Güzel bir soru değil mi?

Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırı, 11 Eylül’de ABD’ye yapılan saldırı sonrasında, yeni bir mihenk taşı mı olacak diye düşündüğümüzde, rahatlıkla bazı şeylerin eskisi gibi olmayacağını söyleyebiliriz. Resmi söylemlerde yapılan vurgulara rağmen batı ile doğu arasında çatışma noktaları artacak görünürken, çözüm olarak eski hastalıklarımızın yeniden gündeme gelmek üzere olduğu da açık. Ortak akıl, bunun bir haklılık-haksızlık meselesi olarak algılanmaması gerektiğini söylese de önümüzdeki günlerin hukuk, özgürlük ve haklar için pek de parlak olmayacağını söylemek bir kehanet olmasa gerek.

Sovyet tehdidinin sona ermesi ile dizginsiz bir şekilde yaşanan yirmi yıllık ultra kapitalizm dönemi, gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde eşitsizlikleri derinleştirmiş, zenginlik artarken paylaşım sistemi giderek bozulmuştur. Her şeye rağmen sadece ve sadece zenginleşmeye, tüketmeye, elde etmeye odaklanan sistem, arkasında pek çok mağdur bırakmıştır. İnsanların büyük bir kısmı zenginliği seyreder bir noktada kalırken, dünyamız kirlenmiş, farklı kültür ve toplumlar yok olmuştur. Bu adaletsizlikten doğan çaresizlik giderek öfkeye dönüşürken, ne yazık ki zamanında işe yarayacak çözüm önerileri de dikkate alınmamıştır. Bugün ise, tıpkı dünya için olduğu gibi, çok geç kalmış olabiliriz.

Nitekim, son dönemde yaşanan olumsuzluk ve çatışmaların hukuk dünyasına yansıması da, özgürlüğe karşı güvenliğin tercih edilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. ABD’de 11 Eylül sonrasında “güvenlik önlemleri” insan hakları ile ilgili temel ilkeleri tümüyle ihlal ederken, Avrupa’da Charlie Hebdo sonrasında benzer bir yola girmek üzeredir. Kişisel verilerin güvenlik gerekçesiyle sınırsız bir şekilde erişime açılması/paylaşımı girişimleri ve Cameron’ın açıklamaları bunun işaretlerini vermektedir.

Türkiye’de ise, zaten bir süredir devam eden bir çatışma hali vardır. Bir yıl önce başlayan “hükümet-cemaat” çatışması kapsamında çıkarılan yasalar, tümüyle “güvenlik” odaklıdır. MİT Kanunu, internet yasaklarını düzenleyen 5651 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler, yüksek yargı ve HSYK düzenlemeleri, hepsi özgürlükleri kısıtlama amacına yöneliktir. AB hedefinin belirginleşmesi ile tanıştığımız bazı hak demetlerini bugün kimse anımsamak bile istememektedir. Normlara yansıyan bu güvenlikçi tutumun, fiili uygulamalarla geldiği nokta ise düpedüz bir korku yönetimini ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanı’nı eleştirmek tutuklanma sebebi haline gelmiştir. Haberleşme özgürlüğünün anayasal bir tanımlama olmaktan öte bir anlamı kalmamıştır; bugün bu özgürlükten yararlanmanın tek yolu, mevcut haberleşme araçlarının hiçbirisini kullanmamak ve yanında dahi bulundurmamaktır. Hukuk devletinin esaslarından birisi olan “doğal hakim” ilkesi yerine bugün özel kurulan ve özel atanan hakimlerden oluşan mahkemeler vardır. Görev yerinde makul/belirli bir süreyi doldurabilen hakim/savcı sayısı giderek azalmaktadır. Yasama faaliyeti, Torba Kanun isimli bir ucube yöntemle değersizleştirilmiştir.

Görünüm; çatışmanın yayılacağı, dağılacağı, iktidarın merkezileşip sınırların yeniden yükseleceği, hukukun özgürleşmenin değil güvenliğin hizmetine gireceği yönünde..

Hep böyle değildik; sorunların varlığına rağmen insanların daha umutlu, heyecanlı olduğu günler vardı. Bu günlerde doğan “dayanışma hakları” dünyanın daha güzel bir yer olabileceği umudunun hukuki araçları gibiydi. Barış, gelişme, çevre ve insanlığın ortak malvarlığına saygı hakları, insan haklarını ulusal düzeyden evrensele taşımayı hedefleyen, ortak sorunlarımıza gerçek çözümler arayışının yol haritasıydı. Ne yazık ki, başlangıçtan itibaren eleştirilere konu edilen, küçümsenen dayanışma haklarının güçlenip norm düzeyine erişememesi bizi savunulabilir bir yol haritasından mahrum bırakmıştır. Sorunlar dayanışma ile çözümlenemediğinde, geriye ne kalıyor?

İnsanlığın ortak hafızasında, güvenlikçi yönelimlerin sonuçlarına dair pek çok veri var elbette. Buna rağmen bu yola sürüklenmekten kaçınmanın yolu ise, hakları anımsamak ve hukuktan geçiyor. En güvenilir kurumu yargı değil de silahlı kuvvetleri olan bir ülkede, hukukçulara bu yüzden çok iş düşüyor değil mi?

(19 Ocak 2015)