“Anayasal devlet olma yolunda, Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar kat ettiğimiz bir yol var. Yılların emeği ile kat edilen bu yolu bir “parantez” görüp kapamak ve adaleti sadece halkın (seçim ve referandumlarda da seçmenin) karnını doyurmak gören hukuk ve özgürlükle bağdaşmayan bir adalet anlayışını kabul edecek miyiz?”

I.

Anayasaların ruhu vardır ve toplumların değerleri, gelenekleri, örf ve adetleri, yaşayış tarzları, alışkanlıkları bu ruhun kaynağını oluşturur. Siyasal rejimlerin ya da anayasaların ilkeleri toplumun kültürel dokusuna göre biçimlenir. Siyasal-hukuksal yapı ile toplumsal-kültürel yapı arasındaki bağı ortaya koymadıkça anayasaların (siyasal rejimlerin) biçimlerini anlamak ve açıklamak mümkün değildir.

Çok basitçe ifade ettiğim bu düşünceyi geliştiren Montesquieu (on sekizinci yüzyıl), siyasal rejimler ile içinden doğdukları toplumsal-kültürel yapı hakkındaki ilişkiyi ortaya koymaya çalışmıştı. Çalışmalarının ulaştığı sonuçlardan biri, doğu toplumlarında despotik rejimlerin bulunduğu ve bu rejimlerin “korku”ya dayandığıydı. Ona göre, bu toplumlarda sadece yönetici (despot) özgürdü, diğerlerinin köleden farkı yoktu.

Montesquieu, doğu toplumlarını bir ayna gibi kullanarak on sekizinci yüzyılda Fransa’daki mutlakıyetçi anlayışı, sınırsız ve keyfi iktidarı eleştiriyor, güçler ayrımının özgürlük için vazgeçilmezliğini vurguluyordu. Ama ne Doğu’ya gitmişti ne de nesnel bir gözle o coğrafyayı inceleme imkânı vardı.

Bir açıdan haklıydı, Türk-İslam siyaset geleneğinde, tebaanın (ya da reayanın) özgürlüğü gibi bir sorunun başat bir yeri olduğunu söylemek herhalde mümkün değil. Bir yönetimin ya da yöneticinin adil olması, halkın özgür olması koşuluna bağlı değildir. Adalet daha çok, halkın karnını doyurmak; orduyu beslemesi için çalışmasını ve vergi ödemesini mümkün kılan “güvenli” bir yaşamı ona bahşetmekti. Bu gelenekte, mutlakıyetçi bir devlet anlayışı ile adalet kavramı iç içe geçer.

Sadece bundan ibaret değildi ama. Örneğin Kâbusname’de adalet, beyliğin sözüne sadık olması, meşru olmayan işlerden sakınması, aceleciliği terk etmesiydi.

Nizâmülmülk’ün Siyasetname’sinde adalet, hükümdarın hilm (yumuşaklık), af ve tevazu sahibi olması; mülkün ve devletin sarsılmaması için akıl ve tecrübe sahiplerine danışmasıydı.

Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’inde adalet, hükümdarın; açgözlü, yalancı, zalim, kibirli ve mağrur olmaması, acelecilikten ve hiddetten uzak durmasıydı. İşleri doğruluk ile halletmesi, üçayak üzerinde duran tahtı bir tarafa eğmemesi, halkın tümünü gözetmesiydi.

Devletin adil olması ile yöneticinin adil olması arasında doğrudan bir ilişki öngörülmüştü. Devletin kalıcı olması için adil olması, adil olması için de yöneticilerin adil olmaya yöneltilmesi gerekirdi. Yöneticinin kişiliğinde, hal ve tavırlarında, insafında ve erdeminde cisimleşen bir adaletti bu.

Bugün iktidar ve toplum olarak bizim adaletten anladığımız nedir acaba?

           II.

Demokratik gelenekle birleşmiş modern devlet anlayışında adaletin üzerinde yükseldiği koşullardan biri, siyasal iktidarın (yöneticilerin) hukuk ile sınırlandırılması ve denetlenmesi ilkesidir. En azından biçimsel, yani siyasi-hukuki açıdan. Bunu sadece modern demokratik siyasi düşünüşe ve geleneğe ait bir özellik olarak düşünmeyelim.

Antikite’de “iyi bir rejim” sorunu ile “iyi bir anayasa” sorunu iç içedir. Hatta “insan” sorunu ile “rejim” sorunu da çakışır. Sözgelimi Aristoteles’e göre, özgür olmayan bir toplumda “iyi insan” olamaz. O da tıpkı Yusuf Has Hacip ya da Nizamülmülk gibi, siyasette yöneticilerin ya da tarafların kendi konum ve aidiyetlerinden kaynaklanan tek yanlı bir adalet anlayışının siyaseti yozlaştıracağını ve çöküşe götüreceğini söyler.

Ancak aralarında önemli bir fark bulunur: Antik Yunan siyaset düşüncesinde yöneticinin iyi ya da adil olmasından çok, yönetim biçiminin iyi ya da adil olması amaçlanır. Bu nedenle Siyasetnamelerde olduğu gibi yöneticinin adil olmaya zorlanmasındansa, siyasal rejimin denge ve denetleme ilkesini içerecek şekilde “iyileştirilmesi” önemsenir. Yöneticinin kendi yaptığı yasalar ile kendini bağlı kılması her zaman beklenemez; kimileri bunu ihlal edecektir. İnsanın tutkuları sınırsızdır ve iktidar, en iyi, en erdemli yöneticiyi bile yoldan çıkarabilir. Bu nedenle, yöneticinin kişiliğinden bağımsız olarak, siyasal rejimin yöneticiyi dizginleyecek bir düzenlemeye sahip olması gerekir. Siyasi kötülük ve felaketlere yol açacak sınırsız güç kullanımı siyasal rejimin kurumsal yapısı içinde engellenmelidir. Bu özellik, Batı ve Doğu toplumlarında, yönetici ve siyasal rejim üzerine gelişen düşünce biçimleri arasındaki farkı ortaya koyan önemli bir “ayraç”tır.

Antikite’den modern döneme kadar kuşkusuz Batı düşünce geleneği içinde de birbiriyle çatışan farklı düşünsel eğilimler olmuştur. Mutlak, sınırsız iktidarı savunan pek çok düşünüre rastlayabiliriz. Ancak, siyasal rejimle ilgili bir problemin ve tartışmanın ortaya atılması ve toplumdaki farklı kesim ve çıkarların birbirlerini dengeleyecek siyasi temsil araçlarına (kuvvetlere) sahip olmaları ve bunların birbirinden ayrılarak karşılıklı olarak birbirlerini denetlemeleri ve dengelemeleri üzerine bir önerinin geliştirilmesi önemlidir.

Düşünürlerin karma anayasa (karma yönetim) dedikleri böyle bir yönetim biçimi tarihçi Polybios’a göre Roma anayasasının temelini oluşturur. Roma’nın elli yıl gibi kısa sürede büyük bir imparatorluk haline gelmesinin sırrını anayasasının karma bir model olmasında görür düşünür. Roma’nın anayasası, yaşadığı iç savaştan, acı bir deneyimden çıkardığı bir derstir: Öyle bir rejim olmalı ki bir taraf diğeri üzerinde hâkimiyet kuramamalı; güçler karşılıklı birbirini denetlemeli ve sınırlandırmalı. Bu iç karışıklık ve savaşı önlemenin siyasal bir formülü olduğu kadar, yaşanmış ve sınanmış en adil formül olarak da benimsenir.

Bugün başkanlık sistemine geçiyoruz deyip öykünüldüğü ileri sürülen sistemin kurucuları, en eski yazılı anayasanın yapıcıları, ABD Anayasası’nı hazırlarken Polybios’u ve Roma tarihini okumuşlar, kendilerine karma yönetimi model almışlardır. ABD anayasası bir karma anayasadır; daha sonra başkanlık sistemi olarak adlandırılmıştır. Bu anayasanın temel ilkesi, denge ve denetleme sistemidir. Modern hukuk anlayışının gereği olarak yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü bu modele eklenmiştir.

III.

Hukuk, adaletin en önemli bileşenidir. Günümüzde anayasal devlet, hukuki ve kurumsal mekanizmalar ile sınırlanan bir devlettir. Anayasal devlet olma yolunda, Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar kat ettiğimiz bir yol var. Yılların emeği ile kat edilen bu yolu bir “parantez” görüp kapamak ve adaleti sadece halkın (seçim ve referandumlarda da seçmenin) karnını doyurmak gören hukuk ve özgürlükle bağdaşmayan bir adalet anlayışını kabul edecek miyiz?

Yaklaşık on beş yıldır yaşadığımız siyasi deneyim hiç de iç açıcı değil. Bugün ise, anayasa değişikliği ile son bir nokta konulmak isteniyor. Hemen her seçim döneminde olduğu gibi kaymakamlar yeniden iktidar sahiplerinin eli kolu olmaya, kömür ve makarna dağıtmaya çağrılıyor. Halkın adaletten anladığının sadece karnının doyması olduğu düşünülüyor. Bu, Ortaçağ Osmanlı patron-kul ilişkisinin, teknokratik “modern” bir türevinden başka nedir ki?

Ibn Haldun, “İnsan alışkanlıklarının oğludur” diyordu. Siyasal kültürümüzde adalet, devlet, hukuk ve özgürlük gibi temel değerlerin nasıl algılandığı, bunlar hakkında ne tür yerleşik inanç ve düşüncelerin olduğunu görmek için elbette pek çok örnek olay mevcut. Muhtemelen yakın gelecekte de bir örnek yaşacağız: Referandumda Osmanlı’daki anayasal (meşru) yönetim deneyiminin ve cumhuriyetin bütün o önemli kazanımlarının, toplumun çoğunluğu için ne anlama geldiğini; hukuk, hak ve özgürlük adına toplumun feda edeceği bir şey olup olmadığını hep birlikte göreceğiz.

s200_filiz-zabc_FİLİZ ZABCI, 27.01.2017

 

 

 

KAYNAK : TIKLAYIN…