Nurten Çağlar Yakış, Avukat
Oğuz Türkyılmaz, Endüstri Mühendisi

Ülkemizde, geçmişi 1950’li yıllara dayanan ,nükleer santral kurma girişimlerinin önemli bir aşaması olan, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma” , 12 Mayıs 2010 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Anlaşma, 15.7.2010 tarihinde 6007 sayılı Yasa ile TBMM tarafından kabul edilmiş  ve 21.7.2010 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. İzleyen süreçte Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi (Nükleer Güç Santrali, Radyoaktif Atık Depolama Tesisi, Rıhtım, Deniz Dolgu Alanı Ve Yaşam Merkezi) hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 01.12.2014 tarih ve 3688 sayılı işlemiyle ÇED OLUMLU KARARI’  verilmişti. Bakanlığın  bu kararından yalnız beş gün önce de, Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği’nde  ciddi değişiklikler       yapılmıştı.

Gelişmiş ülkelerde ,   tüm yönetsel işlem ve kararlar için, “ Düzenleyici Etki Analizi” çalışmasını  yapmak, yürütmenin görevidir. Pek çok ülkede, kamu kaynaklarının tahsis edileceği projelere ve yasal düzenlemelere dair kararlar, toplum yararının olup-olmadığını araştıran, ekonomik ve sosyal fayda maliyet analizi, maliyet etkinlik analizi gibi kapsamlı çalışmalara dayanmaktadır. Ülkemizde de, toplum yararı ölçütünün, fayda maliyet analizi vb yöntemlerin, ilgili kurumların lisans/ruhsat/izin verme vb süreçleri ile ilgili mevzuata eklenmesini gerekmektedir. ÇED Raporlarının da, incelenen yatırımın çevresel, ekonomik ve toplumsal etkilerini gerçekten sorgulayan ve olası risklerin neler olabileceğini ve nasıl giderilebileceğini araştıran bir içerikte olmasını, başta yöre sakinleri olmak üzere yatırımdan etkilenecek tüm kesimlerin görüşlerini dikkate alarak hazırlanmasını, mevzuatta bu doğrultuda düzenlemelerin ivedilikle yapılması zorunludur.

Ancak, bir çok önemli düzenleme ve yatırım kararında olduğu gibi, ülke ve toplum üzerinde çok ciddi etkileri olabilecek ve hatta etkileri ülke sınırlarını da  aşan   Akkuyu NGS yatırımı ile ilgili kararlarda; toplum yararı gözetilmemiş ve düzenleyici etki analizi  çalışmaları yapılmamış ve halkla paylaşılmamıştır.

Bu kapsamda çalışmalar yapılmış olsaydı:

-Bu projenin dışa bağımlılığı azaltacağı iddiasının tamamıyla gerçek dışı olduğu, ülkemizin enerji arzında payı dörtte biri aşan, enerji ithalatında payı % 36’ya ulaşan, doğal gaz ithalatının yarısından fazlasının yapıldığı Rusya Federasyonuna ,bir de nükleer bağımlılık ekleneceği, genel olarak dışa bağımlılığın, özel olarak Rusya Federasyonuna bağımlılığın  katmerlenerek artacağı,

– Kurulması öngörülen NGS’de üretilecek elektriğin yarısını 12.35 ABD centi /kilowatsaat bedelle alma taahhüdü verilmiştir. Bu bedel bugün elektrik piyasa fiyatlarının üç katından daha fazladır. Bu çarpık anlaşmaya dayalı NGS projesinin gerçekleşmesi halinde; bütçeden, dolayısıyla yurttaşların ödediği vergilerden milyarlarca doların, bu  alım  garantisinin  gereği olarak yatırımcı Rus şirketinin ortaklarına ödeneceği,

-Mevcut elektrik üretim tesisleri tam olarak değerlendirilmiyorken ve  kırk bin MW kurulu güçte yeni santral projesiyle talebin çok üzerinde arz kapasitesi yaratılması öngörülürken, Akkuyu NGS’e elektrik ihtiyacı açısından gerek olmadığı ve çok yüksek bir yatırım gerektirdiği için inşasında toplum yararı  olmadığı,

-Projenin atık sorununun  çözümsüz olduğu ve başta deprem olmak üzere bir dizi risk  içerdiği, insan hayatı ve çevre felaketi yaratma riski taşıması nedeniyle toplum yararına olmadığı,

Ortaya çıkacak ve kamuoyunun bilgisine sunulabilecekti.

Konuyla ilgili bilgilerin,  “devlet sırrı” olduğu iddiası ve bu iddia ile   toplumdan  gizlenmesi  kabul edilemez. Çünkü ,  kapalı kapılar ardında, gizli görüşmelerle yapılan hiçbir anlaşma, geliştirilen hiçbir plan ve proje, hangi gerekçe ile olursa olsun, ülke ve toplum çıkarlarının üzerinde değildir, hiçbir bilgi ülkenin kurumlarından ve yurttaşlarından saklanmamalıdır. Bu bağlamda ticari sözleşmelerin, Akkuyu NGS, Sinop NGS, TANAP vb. projelerde görüldüğü gibi; bir tür “yasal hilelerle”  gereği olmadığı halde TBMM onayından geçirip, uluslararası sözleşme niteliği kazandırma ve ulusal iç hukukun denetimi dışına çıkarılmasının önlenmesini ve bu tür mevcut sözleşmelerin toplum ve ülke çıkarları doğrultusunda değiştirilmesi için çaba gerekmektedir.

Akkuyu NGS Projesi ile ilgili Türkiye toplumundan gizlenen  tüm bilgiler, Uluslararası Atom Enerji Ajansı ile  paylaşılmıştır. Ajansın proje ile ilgili hazırladığı ve ciddi eksiklere işaret eden Rapor ise, ısrarla Türkiye halkından ve yargı organlarından saklanmıştır. Bu projenin yatırımcısı olan şirkette, 2017 yılına kadar Yönetim Kurulu Üyeliği yapan  ve “devlet sırrı olduğu iddia edilen gizli(!) bilgiler” ,her an elinin altında olan  bir kişinin “ajan” suçlamasıyla tutuklandığı haberi  gazetelerde  yer almıştır. Yatırımcı şirkette en üst düzeyde görev yapmış başka  bir kişinin ise ,ortak olduğu başka bir şirket üzerinden projeye ortak olmak isteyen şirketlere danışmanlık hizmet verdiği  haberlere konu olmuştu. Türkiye yurttaşlarından titizlikle  saklanan bilgilere, Şirket yöneticileri erişmekte ve  yabancı kişi ve  kuruluşlarla paylaşabilmektedir.

Önemli düzenleme  ve kararlarda , düzenleyici etki analizinin yapılacağı mevzuatta düzenlenmesine karşın, yönetimde şeffaflık, hesap verilebilirlik, erişilebilirlik gibi kavramların hayata geçmediğini görmekteyiz. Sosyal hukuk devletinin gereği olan ödevler bir yana, yasalar torbalara sokulmakta, birbirleri ile ilgisi olmayan yüzlerce yasa maddesi “çorba torba” paketlerle değiştirilmekte, yönetmelikler  yasalara  değil,  yasalar yönetmeliklere uygun hale getirilmekte  ve sonuçta yasalara  da gerek duymaksızın KHK’larla, yasal düzenleme norm ve hiyerarşisi askıya alınmaktadır.

Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın, kuvvetler ayrılığını, evrensel hukuk ilkelerini, hukukun üstünlüğünü ve kollektif  hakları savunmak  zorunlu  bir ödevdir.

Bu ödevlerin bilincinde  olan ülkemizin üç büyük meslek kuruluşu; TMMOB, TBB ve TTB  ortaklaşa olarak Akkuyu NGS’ne verilen olumlu ÇED kararını dava konusu yapmışlardır.

Dava konusu edilen ÇED olumlu kararı ve dayanak işlemlerin hukuka aykırılığını kabaca özetlemek gerekirse;

  1. Anlaşmanın tanımlar maddesinde, Proje;“ saha incelemeleri, tasarım, inşaat, hizmete alma ve tüm işletme ömrü boyunca işletme, atık yönetimi ve sökümü de kapsamak üzere, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla, Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi anlamına gelir.” biçiminde tanımlanmıştır. Ancak açılan davada görülmüştür ki, anlaşmada tanımlanan projenin unsurları somutlanmadan, yani ortada hazırlanmış ciddi ve yeterli bir proje yokken, olmayan bir projeye ÇED olumlu kararı verilmiştir.

2. ÇED Yönetmeliği; ülke ve toplum yararı gözetilmeksizin, Akkuyu NGS Projesine olumlu karar verilebilmesine imkan sağlamaya yönelik olarak değiştirilmiştir.

3.Yukarıda kısaca değindiğimiz karar ve işlemlerin iptali için açılan davada Danıştay’ın ilgili dairesinin, kendisinin de inanmadığı bir karara imza attığını düşünmekteyiz. Çünkü, daha önce ÇED davalarında vermiş olduğu ve içtihat haline gelmiş kararlarına ters düşen bir gerekçe ile  davayı reddetmiştir. Kararda hukuki ve objektif olgulara dayalı bilimsel bir gerekçe yoktur. Heyet  yönelttiği sorulara cevap vermekten kaçınan, güncel verileri dikkate almayan, maddi hatalarla dolu sözde Bilirkişi Raporunu,  kararına dayanak yapmaya çalışmıştır.TMMOB’un Bilirkişi Raporunun maddi hatalarını ve çarpıklığını anlatan kapsamlı yazılı  başvuruları  incelenmemiş, dikkate alınmamıştır.

ÜLKEMİZİN ULUSAL NÜKLEER ENERJİ STRATEJİ BELGESİ VE EYLEM PLANI YOKTUR, BU ALAN YABANCILARA TERK EDİLEMEZ!

Ülkemiz Ulusal Nükleer Enerji Strateji Belgesi ve Eylem Planı’ndan yoksun olduğu gibi, hazırlama yönünde bir niyet ve irade de mevcut değildir. Nükleer teknolojinin  kullanımıyla ilgili temel yasal düzenlemeler yetersiz olduğu  gibi, ikincil mevzuatta  da, ciddi bir çok eksiklik vardır.

TAEK’i nükleer santrallar konusunda özerk, tam yetkili  ve  etkin kılacak, santral lisanslarını verecek yapıya ve kimliğe kavuşturacak yasal düzenlemeler yapılmamıştır. Bu durum ETKB 2018 Bütçe Sunuşunda  şöyle itiraf edilmektedir: “Nükleer Enerji Kanun Taslağı”nın yasalaşması sağlanarak, nükleer alandaki araştırma ve geliştirme faaliyetleri ile düzenleme ve denetleme faaliyetleri birbirinden ayrıştırılıp bağımsız bir düzenleyici ve denetleyici kurum oluşturulacaktır.

Mahkemenin kararında,  projede olmayan/çözülmeyen tüm tehlikeli işlerin TAEK tarafından çözüleceğine ilişkin içeriği belli olmayan vaatlerle yetinmesi,  maddi olgulara dayalı bir hukuki gerekçe değildir. Oysa Mahkeme, dosya kapsamındaki unsurlar dahilinde karar vermesi gerekirdi. Mahkemenin somut hukuki  itirazları ve bilimsel verileri dikkate almayıp, sorunların, henüz mevcut olmayan bağımsız düzenleyici ve denetleyici kurum tarafından yapılacak  düzenlemelerle gelecekte çözülebileceğini öne sürerek davayı reddetmiş olması karşısında, tartışmanın/eleştirilerin muhataplarına yargı da eklenmiştir.

Davanın duruşmasında, Mahkemenin TMMOB uzmanlarına bilimsel ve maddi olguları yeterince anlatma fırsatı vermemiş olması da eleştiriler arasında yer almaktadır.

Tüm bu olup bitenler ve bariz eksiklikler objektif bir karar üretilmediğine inancı güçlendirmektedir.

Sonuç olarak; Danıştay Daire ret kararı, davacı kuruluşlar tarafından Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu nezdinde temyiz edilmiştir. Davacıların iddiaları, hazırlık işlemleri,  ÇED süreci, Kesif ve Bilirkişi Raporu ve Daire kararının objektif  olarak incelenmesi durumunda, bu işlemlerin iptaline karar verilmesi gerektiği açıktır.

Bu davada davanın tarafları yalnızca davayı açan kuruluşlar değil, Akkuyu NES projesinin içeriği, doğrudan ve dışsal maliyetleri (bu maliyet yalnızca parasal değildir) konusunda bilgi sahibi olması engellenen tüm toplumdur. Davaya konu işlemlerin iptal edilmesi durumunda, kazananlar davayı açan kuruluşlardan öte tüm toplum olacaktır.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca temyiz isteminin reddi halinde dahi bu dava bitmiş olmayacaktır. Davacıların bu istemi de reddedilir ise, davanın Anayasa Mahkemesine taşınması,. Anayasa Mahkemesi’nden de olumsuz karar çıkması durumunda ise ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler kapsamındaki uluslararası mahkemelere götürülmesi söz konusu olabilir.

Beklentimiz, ulus üstü Mahkeme önüne gitmeden kendi mahkemelerimizin, Akkuyu’nun ölüm kuyusuna dönüşmemesi için hukuka aykırı işlemleri iptal etmesidir. Dileğimiz, ülke ve toplum yararı için, haklılığımızın ve hukukun üstünlüğünün kendi mahkemelerimizce kabul ve tescil edilmesidir.

* Bu yazı Mühendis ve Makina Güncel Dergisi’nin Mayıs 2018 tarihli 700. Sayı’sından alınmıştır.