Ankara’da 10 Ekim 2015’de düzenlenen Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi’ne yönelik olarak gerçekleştirilen bombalı saldırıya ilişkin hazırlanan iddianameye, mitingin çağrıcıları olan DİSK, KESK, TTB ve TMMOB tarafından tepki gösterildi.

Ankara Adliyesi önünde bugün (1 Temmuz 2016)  bir basın açıklaması gerçekleştiren DİSK, KESK, TTB ve TMMOB, iddianamenin gerçeği açığa çıkarmaktan uzak olduğunu vurgulayarak, bedeli ne olursa olsun gerçek katillerin ve onlara zemin hazırlayanların, görmezden gelenlerin er ya da geç, bağımsız yargı önünde mahkûm olacaklarının altını çizdiler.

Katliamda sorumlulukları bulunan kamu görevlilerine iddianamede yer verilmemesi ve delillerin eksik toplanmış olması nedenleriyle, davaya müdahil avukatlar, iddianamenin iadesi için Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesine başvuruda bulunacaklar.

DİSK, KESK, TTB ve TMMOB’un ortak açıklaması şöyle:

“Her gün yeni bir saldırı ve katliam haberi ile sarsılıyoruz. Dört bir yanımız kan, barut kokuyor. İstanbul Atatürk Havaalanında yaşanan katliamda en az 43 insanımız yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı. Öncelikle yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve metanet, yaralananlara acil şifalar diliyoruz.

Ne yazık ki gerek yandaş medya ve gerekse de hükümetin Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarını kanıksatmaya çalışmaları en büyük tehlike olarak karşımızda duruyor. Bizler her katliamdan sonra yapılan açıklamaların ve alınan tedbirlerin toplumu katliamlara alıştırmaya yönelik olduğunu düşünüyoruz. Böylelikle siyasi iktidar kendi sorumluluğunu gizlemekte, mezhepçi, otoriter ve muhafazakâr politikalarını devam ettirmekte ve iktidarını tahkim etmektedir. Daha da önemlisi yeni katliamlar karşısında toplumsal tepkiler minimum düzeye inmekte, sorumlular hesap vermekten kurtulmakta, IŞİD ülkemizde cirit atmaya devam etmektedir.

Dikkat çekici bir husus da siyasi iktidarın IŞİD katliamı sonrasında içine girdiği sessizlik, geçiştirme ve adeta IŞİD’e toz kondurtmamaya çalışmasıdır. Açık IŞİD katliamlarında bile “kokteyl eylem”, “Çok uluslu plan” vb. açıklamalar algı operasyonlarıyla dikkatleri başka yöne kaydırma girişimleridir.

Daha önce de defalarca dikkat çektiğimiz üzere, AKP iktidarının yıllardır başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da izlediği politikalar ve IŞİD başta olmak üzere vahşet örgütleri eliyle yürüttüğü vekâlet savaşının geldiği nokta tüm insanlığı tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ne bugünümüzün ne de yarınımızın en ufak bir güvencesinin kalmadığı bir girdaba her geçen gün daha fazla sürükleniyoruz.

Ne yazık ki içeride ve dışarıda savaş konseptinde ısrar eden, toplumsal kaygı ve güvensizlik ortamını iktidarına desteğe dönüştürmeye çalışan siyasi iktidarın günahlarının bedelini hep birlikte ödemeye devam ediyoruz.

Karanlık ve sadece IŞİD’lı sınırlı olmayan katliamlardan en büyüğü ve en vahşisi barış ve demokrasi talepli mitingimizde, 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara garı önünde gerçekleşti. Üzerinden yaklaşık 9 ay geçtikten sonra da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianamesi hazırlanarak ilgili mahkemeye gönderildi.

İddianameye en kaba haliyle bakıldığında bile devletin niçin katliamı açığa çıkarma yerine protesto eden, kınayan ve katliama maruz kalan bizleri hedef aldığını anlamak mümkündür.

Her katliam sonrasında “güvenlik zaafiyeti yoktur” deme pişkinliğinde bulunanlardan elbette katliamı aydınlatmalarını beklemiyoruz. Aynaya baktıklarında neyi göreceklerini bildiklerinden zamana yayarak unutturmaya çalışmaları anlaşılırdır.

Bilindiği üzere 7 Haziran’dan hemen sonra birden ülkemiz çatışma alanı haline geldi, ortalık kan gölüne çevrildi. “AKP tek başına iktidar olmazsa ne istikrar kalır ne de çatışmasızlık ortamı” algısı hâkim hale getirildi. Çatışmalar ve patlayan bombalar ne hikmetse birilerinin oyunu artırdı ve yeniden tek başına iktidara gelmelerinin önünü açtı.

Çatışmasızlık ortamının oylarını düşürdüğü sonucuna varan AKP, birden “çözüm sürecini buzdolabına kaldırdık” dedi. Bugün daha iyi anlıyoruz ki, buzdolabına kaldırılan hepimizin can güvenliği ve bir arada yaşama iradesi olmuştur.

Dolayısıyla 10 Ekim katliamıyla ilgili gerek hukuki süreç ve gerekse de siyasal arka planı bu gerçeklik görülmeden ele alınamaz, alınmamalıdır.

Ancak iddianameye bakıldığında siyasi arka plana dair en ufak bir değerlendirmede bulunulmadığı, siyasal sorumluluğa dair bir yargılama sürecinin başlatılmadığı ve dönemin idari yöneticilerinin iddianameye dahil edilmediği görülmektedir.

Bizler 10 Ekim Emek Barış ve Demokrasi mitingini tertip eden DİSK-KESK-TTB-TMMOB olarak; 10 Ekim Katliamının gerçekleştiği andan itibaren her aşamada gerek Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve Soruşturma savcılığı ile yapmış olduğumuz yüz yüze görüşmede, gerek avukatlarımız aracılığı ile yapmış olduğumuz tüm hukuki başvurularda ve gerekse de şehit ve yaralı ailelerimizle yapmış olduğumuz açıklamalarda çok açık bir şekilde bu olayın failleri ile birlikte icrai veya ihmali olarak katkı sunan, kolaylaştıran veya iştirak eden kamu görevlileri açığa çıkarılıp yargılanmadan gerçek anlamda adli bir soruşturma olarak kabul edilemeyeceğini ifade ettik.

Ancak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanmış olan iddianamede kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin herhangi bir araştırma ve soruşturma yapılmadığı gibi gerçekleşen eylemin; “AKP hükümetini yıpratmaya dönük bir eylem olarak” değerlendirilerek tüm siyasi ve idari işlemlerden birinci derece sorumluluğu olan hükümeti ve ilgili sorumlu kamu görevlilerini aklamaya dönük ifadelere yer verilmiştir.

Oysa; örneğin daha önce basına yansıyan Mülkiye Başmüfettişliği raporunda yer alan çok sınırlı bilgiler de göstermiştir ki, Mitinge yönelik olarak birden fazla canlı bomba eylemi istihbaratı olduğu, bunun dikkate alınmak bir yana gizlenerek TEM Şube Müdürlüğü C Büro Amiri tarafından Ankara Emniyet Müdürlüğünde mitingle ilgili güvenlik tedbirlerini alan yetkililere ve dolayısıyla tertip komitesine iletilmediği anlaşılmaktadır. Bu istihbaratı ilgili birimlere ve üstlerine iletmeyen TEM C Büro Amiri’nin savunması müfettişler tarafından “geçerli bir açıklaması yok” şeklinde değerlendirilmiştir.

Müfettişler, “mitinglerde birden fazla canlı bomba patlatma” şeklindeki eylem istihbaratının çok sayıda miting yapılan Ankara için özel bir istihbarat olduğunun altını çizmişler ve çok daha önemsiz bilgilerin ilgili birimlere gönderilmesine rağmen bu bilginin neden gönderilmediğine dikkat çekmişlerdir.

Yine canlı bombalardan Yunus Emre Alagöz’ün eylem yapacağı ve bunun için ailesiyle helalleştiğine ilişkin istihbarat bilgileri Ağustos ayının başından beri Emniyet’e gelmiş olmasına rağmen Alagöz, Suriye’den Gaziantep’e geçip oradan da 12 saatlik yolculukla Ankara Garı önüne gelirken yakalanmamıştır.

İddianamede dikkat çeken bir başka önemli husus da çeşitli şekillerde basın yayın aracılığı ile kamuoyuna yansıyan İŞİD örgütlenmesinin Türkiye’deki etki ve ilişki ağını ortaya koyan ilgili bilgi, belge ve raporların da şaşırtıcı bir şekilde soruşturma savcılığı tarafından dikkate alınmayıp soruşturma konusu yapılmamış olmasıdır. Açıktır ki, ayrıntılar ve kullanılan maşalar sadece eylemin hayata geçirilme sürecini aydınlatır. İddianame bu gerçekliği görmezden gelen bir noktadadır.

Açıkça ve altını çizerek söylemeliyiz ki, tıpkı Hrant Dink ve demokratik kişi ve kuruluşlara dönük gerçekleştirilen siyasi cinayetlerde olduğu gibi derin bir tertip ile karşı karşıyayız.

Bu iddianamenin 10 Ekim Katliamının olay sırasında ölen failleri ve onlarla ilişkili olan birkaç kişinin durumunu ortaya koyduğu bir gerçekliktir. Ancak iddianamenin aynı zamanda olayın siyasi sorumlularını ve ilgili kamu görevlilerini açığa çıkartmadığı gibi objektif olarak onları koruyan ve gözeten bir iddianame olduğu gerçeği de dağ gibi karşımıza çıkmaktadır.

Bu yaklaşım Hükümetin politikasının yargı alanına taşındığını bir kez daha kanıtlamıştır. Yargı IŞİD katliamlarına neden olan siyasi sorumluları açığa çıkarmak yerine IŞİD vahşet örgütlenmesi ile siyasi sorumluların ve kamu görevlilerinin ilişkisini ortaya koyan bilgi ve belgeleri paylaşan basın emekçilerini yargılamakta, tutuklamaktadır. Dolaysıyla kimse bizden tarafsız ve gerçek bir yargılamanın olacağına dair beklenti içine girmemizi beklemesin!

Aksine baştan itibaren açık, tarafsız ve adil bir soruşturma yürütülmesi noktasında kuşku ve endişelerimizin haklılığı bu iddianame ile doğrulanmıştır.

Dolayısıyla; katliamın gerçekleşmesinde başta dönemin İçişleri ve Adalet Bakanı olmak üzere Başbakanın da içerisinde olduğu tüm hükümet üyelerinin ağır sorumlulukları ortaya konmadan hazırlanan iddianame mahkeme tarafından savcılığa geri iade edilmelidir. İddianame yeniden hazırlanmalı, sadece tetikçiler değil azmettiren, zemin hazırlayan, kolaylaştıran ya da görmezden gelen siyasi merciler de açığa çıkarılarak yargılanmalıdır.

Bu vesileyle bir kez daha belirtmek isteriz ki; bedeli ne olursa olsun gerçek katillerden ve onlara zemin hazırlayanlardan, görmezden gelenlerden er ya da geç hesap soracağız. Şimdiden vicdanlarda mahkûm olanların bağımsız yargı önünde de mahkûm olacaklarından kuşkumuz yoktur!”